Friedrich Nietzsche sıklıkla anarşik bir göreciliğin peygamberi olarak görülür. Onun meşhur “olgular yoktur, yalnızca yorumlar vardır” iddiası, birbiriyle rekabet eden anlatıların ve alternatif gerçeklerin geçerli olduğu bir dünyayı meşrulaştırıyormuş gibi görünür. Peki Nietzsche gerçekten “her şey gider” mi demektedir? Bu yazıda Kathleen Higgins, Nietzsche’nin perspektivizmini ve Immanuel Kant’a olan düşünsel borcunu yeniden ele alarak Nietzsche’nin hakikati terk etmediğini, onu yeniden kavramsallaştırdığını ileri sürmektedir. İnsan perspektifinin kaçınılmaz rolünü kabul ederek Nietzsche, göreciliğe değil; yorumlarımızı hem kanıtlara hem de birbirlerine karşı sınayan, daha derin ve daha kapsamlı bir nesnellik anlayışına çağrı yapar.
Sıklıkla “hakikat-sonrası” bir çağda yaşandığı dile getirilir. Eskiden anlaşmazlıklar çoğunlukla olgular ışığında ne yapılması gerektiği üzerineyken, bugün insanlar bizzat olguların kendisi hakkında anlaşmazlığa düşmektedir. Pek çok yerde kutuplaşmanın yaygın olduğu inkâr edilemez; üstelik karşıt görüştekilerin birbirlerini anlamaya çalıştıklarına dair neredeyse hiçbir belirti yoktur. Pek çok kişi, politik rakiplerini gerçekliğe duyarsız ve hedeflerine ulaşmak için yalan yaymaya istekli olarak görmekte zorlanmaz. Buradan, politika üzerine müzakere etmeyi ya da farklı düşünenlerle medeni bir sohbet yürütmeyi terk etmeye giden yol oldukça kısadır.
Hürmüz’ün Yedi Kalesi: İran’ın “Batmaz Uçak Gemileri” ve Küresel Enerji Denklemi
Okumak istersen →Friedrich Nietzsche, güncel siyasal sorunlarla ilişkilendirilirken sıkça anılır; kimi zaman güç istenci kuramı, kimi zaman geleneksel hakikat anlayışını reddedişi, demokrasi eleştirisi, elitizmi ya da bunların bir bileşimi üzerinden. Onun yazıları, sistematik olmamaları ve iddiaların çoğu kez yeniden düşünülüp geri çekilmesi nedeniyle yorumcular için ciddi zorluklar barındırır. Buna rağmen, aforizma üretme yeteneği birçok kişiyi Nietzsche’nin görüşlerinin birkaç —üstelik çoğu rahatsız edici— cümleyle özetlenebileceğine inandırmıştır.
Bu nedenle, onun alıntılanabilir ifadelerinin bir kısmı, olguları önemsiz gördüğü izlenimini uyandırır. Çoğunun yayımlanmış eserlerde değil, defter notlarında yer aldığını belirtmek gerekir. Yine de, “olgular yoktur, yalnızca yorumlar vardır” düşüncesini dile getiren birçok notla karşılaşılır. Peki bu, Nietzsche’nin eşit derecede meşru “alternatif olgular” olduğunu düşündüğü anlamına mı gelir? Pek de öyle değildir.
Nietzsche’nin ifadesiyle, bildiğimiz olgulardan insan katkısını çıkaramayız. İfadelerimizi dışsal gerçeklikle doğrudan karşılaştırarak örtüşüp örtüşmediklerini test edemeyiz.
“Yalnızca yorumlara sahip olduğumuz” iddiasından ne anlamalıyız? Eğer olgular yoksa, yorumlanan şey nedir? Nietzsche’nin defter notlarından biri bunu açıkça dile getirir: “Kendinde-olgular yoktur; çünkü bir anlam yüklenmeden önce ‘olgu’ diye bir şey olamaz.”
“Kendinde-olgu” ifadesiyle Nietzsche, on sekizinci yüzyıl filozofu Immanuel Kant’ın düşünsel mirasına açıkça bağlanır. Kant’a göre insan, gerçekliği kendinde olduğu haliyle bilemez; “kendinde-şey” bilgimizin dışında kalır. Zihinsel yetilerimiz, duyular aracılığıyla aldığımız verileri birleştirir ve yapılandırır; gerçeklik hakkında bildiğimiz her şey bu yetiler tarafından biçimlendirilmiştir. Kant’a göre tüm insanlar aynı zihinsel yetilere sahip olduğundan, bu biçimlendirme tür genelinde ortaktır. Ancak bildiğimiz “hakikatler” yine de yalnızca insani olarak biçimlendirilmiş hakikatlerdir. Nietzsche’nin de belirttiği gibi, olgular dediğimiz şeylerden insan katkısını çıkaramayız; ifadelerimizi dışsal gerçeklikle birebir karşılaştırma imkânına sahip değiliz.
Ancak Nietzsche, Kant’tan tam da bu noktada ayrılır. Kant, insan zihninin biçimlendirici yapısını evrensel ve değişmez kabul ederken, Nietzsche bu yapının tarihsel, kültürel ve hatta fizyolojik koşullara bağlı olduğunu vurgular. Perspektifler yalnızca bireysel bakış açıları değil; güç ilişkileri, yaşam biçimleri ve değerler tarafından şekillenen yorum çerçeveleridir. Bu nedenle perspektivizm, keyfî bir öznelcilik değil, insanın dünyayla kurduğu zorunlu ilişkinin adıdır.
Nietzsche’nin “hakikat yoktur” gibi okunan ifadeleri, aslında mutlak ve Tanrısal bir bakış açısından söz edilemeyeceğine yöneliktir. Eleştirdiği şey, insan ürünü olan yorumların sanki perspektifsiz, tarihsiz ve bedensiz gerçekler gibi sunulmasıdır. Hakikati reddetmez; aksine, onu tekil ve değişmez bir yapı olmaktan çıkararak çoğul, sınanabilir ve çatışmalı bir süreç olarak düşünür. Yorumlar arasında farklar vardır; bazı yorumlar daha güçlüdür, daha kapsayıcıdır, daha fazla olguyu açıklayabilir. Nietzsche için mesele, “her yorum eşittir” demek değil; hangi yorumun yaşamı çoğalttığını, hangi yorumun dünyayı daha zengin bir biçimde kavradığını sorgulamaktır.
Bu bağlamda Nietzsche’nin perspektivizmi, çağdaş “hakikat-sonrası” söylemlerle özdeşleştirilemez. Günümüzde karşılaşılan sorun, perspektiflerin farkında olunması değil; aksine, belirli çıkarların ürettiği anlatıların sorgulanamaz mutlaklıklar gibi dayatılmasıdır. Nietzsche’nin çağrısı, tam tersine, yorumların sürekli olarak başka yorumlarla, kanıtlarla ve deneyimlerle sınanmasıdır. Bu da yüzeysel bir göreciliğe değil, daha talepkâr bir nesnellik anlayışına işaret eder.
Sonuç olarak Nietzsche, hakikatin imkânsızlığını değil, onun zahmetini hatırlatır. Hakikat, hazır bulunan bir veri değil; perspektifler arası mücadele içinde inşa edilen, her an yeniden sınanan bir anlam alanıdır. Bu nedenle Nietzsche, çağdaş politik kutuplaşmanın gerekçesi değil; belki de onu aşmak için hâlâ ciddiyetle okunması gereken bir düşünürdür.



