Haziran 2025’te İsrail’in İran’a yönelik başlattığı ‘On İki Gün Savaşı‘, Orta Doğu’nun jeopolitik haritasını yeniden çizmesi beklenen bir çatışma olarak tarihe geçti. İsrail, Natanz ve Fordo başta olmak üzere İran’ın nükleer tesislerine, komuta kademesine ve balistik füze altyapısına ağır darbeler vurdu. ABD de 22 Haziran’da savaşa dahil olarak B-2 bombardıman uçaklarıyla İran’ın üç temel nükleer tesisini bombaladı. Çatışma, 24 Haziran’da Washington’un araya girmesiyle kırılgan bir ateşkesle sona erdi.
Ancak ateşkesi ateşkes yapan şey, aynı zamanda onu temelsiz kılıyordu: İran rejimi hâlâ ayaktaydı. Ne hükümet çökmüştü, ne halk sokağa dökülüp devrim yapmıştı. Aylarca beklenen ‘Orta Doğu’nun yeniden doğuşu’ gerçekleşmemişti. Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in başlattığı ikinci büyük operasyonla —bu kez Hamaney’in de hayatını kaybettiği derin bir saldırı dalgasıyla— çatışma yeniden alevlendi. Ancak Mart 2026 itibarıyla İran rejiminin devam edip etmeyeceği hâlâ belirsizliğini korumaktadır.
Hürmüz’ün Yedi Kalesi: İran’ın “Batmaz Uçak Gemileri” ve Küresel Enerji Denklemi
Okumak istersen →Bu makale şu soruyu sormaktadır: Savaşın sonunda İran rejimi yıkılmaz, Orta Doğu’da beklenen köklü dönüşüm gerçekleşmezse —ya da gecikirse— İsrail’in karşı karşıya kalacağı tablo ne olur? Dünya medyasındaki analizleri (MEI, RAND, Atlantic Council, CSIS, Geopolitical Monitor, Euronews ve Türkçe kaynaklar) sentezleyerek beş temel eksen üzerinden bir değerlendirme sunuyoruz.
1. ‘Kullanılmış Tehdit’ Tuzağı: Caydırıcılığın Çöküşü
On İki Gün Savaşı’nın İsrail açısından en büyük kazanımı, İran’ın askeri kapasitesini ciddi biçimde geriletmesiydi. Lakin bu kazanım, aynı zamanda tehlikeli bir dinamik yarattı: Tehdidi gerçeğe dönüştüren taraf, zaman içinde tehdidin caydırıcı gücünü tüketir. Uluslararası ilişkiler literatüründe ‘spent threat’ (kullanılmış tehdit) olarak bilinen bu paradoks, İsrail’in stratejik pozisyonunu doğrudan sarsmaktadır.
“On İki Gün Savaşı, İran’ı İsrail saldırılarına karşı çok daha savunmasız bıraktı. Ancak nükleer program dosyasını kapatmadı. Rejim değişikliği açıkça gündeme geldiğinde, İran’ın kaybedecek çok az şeyi kalmaktadır ve herhangi bir koşulu kabul etme ihtimali düşmektedir.” (Middle East Institute, Mart 2026)
RAND Corporation’ın Ocak 2026’da yayımladığı analize göre, İsrail siyaseti için 2026 bir seçim yılıdır ve Netanyahu’nun siyasi geleceği, İran meselesindeki başarıya bağlıdır. Sertlik politikası gösteri yapmak zorundadır; ancak her yeni operasyon İran’ı daha az frenlenebilir kılmakta, ‘tehdit-karşılık’ döngüsünü tıkamaktadır. İsrail, caydırıcılığını silah olarak kullandığı an, bu silahın şarjörünü boşaltmış olmaktadır.
Dahası, Atlantic Council’ın analistleri şu uyarıyı yapmaktadır: İsrail’in önleyici saldırılar yoluyla İran’ın füze kapasitesini yaklaşık 2.000’den 10.000’e çıkmasının önüne geçmek istediği hesap artık geçerliliğini yitirmiştir. Zira İran, hasarı onarma sürecine girmiş; nükleer stokunu muhafaza ettiği değerlendirilmekte; IAEA denetçilerini ise tesislerine artık kabul etmemektedir.
2. Demografik Kanama: İsraillilerin Sesi Ayaklarıyla
İsrail’in güvenlik söylemi ne kadar güçlü olursa olsun, rakamlar acımasızdır: 2025 yılında İsrail tarihinde üst üste ikinci kez net göç kaybı yaşandı. Bu yıl boyunca 69.000’den fazla İsrailli ülkeyi terk etti. İsrail Merkezi İstatistik Bürosu’nun açıkladığı veriler, nüfus artışının yalnızca yüzde 1,1’de kaldığını —ülke tarihinin en düşük oranlarından biri— ortaya koydu.
Bu rakamlar salt ekonomik kaygıların ürünü değil. Washington Post’a konuşan İsrailli vatandaşlar, en yoğun duygunun güvensizlikten çok siyasi güvensizlik olduğunu anlatıyor. Bireyler savaşa katılabileceğini söyleyen, ama hükümetin ülkeyi doğru yönettiğine inanmadığı için ayrıldığını belirtiyor. Bu ayrım kritik: Fiziksel tehdit insanları birleştirirken, yönetişim krizi insanları dağıtmaktadır.
İsrail’deki demografik krizin ikinci boyutu, ultra-ortodoks Yahudilerin orantısız nüfus artışından kaynaklanıyor. Laik ve eğitimli kesim göç ederken, orduya katılmayan, vergi sistemine tam entegre olmayan ultra-ortodoks nüfus büyümektedir. Bu yapısal dönüşüm, İsrail’in teknoloji ekonomisini, ordu hazırlığını ve toplumsal uyumunu orta vadede tehdit etmektedir.
3. Ekonomik Yorgunluk ve Sürdürülemez Savaş Ekonomisi
On İki Gün Savaşı’nın ekonomik faturası, kısa dönemde bile ağır oldu. Kapdem’in derlediği verilere göre çatışmanın ilk haftasında İsrail’in günlük savunma harcaması 725 milyon dolara ulaştı; bunun 593 milyon doları saldırı, 132 milyon doları savunma ve seferberlik maliyetlerinden oluştu. Bu tempo ile haftalarca ya da aylarca sürecek bir çatışma, İsrail’in bütçe dengesini doğrudan tehdit etmektedir.
Daha kalıcı sorun, tedarik zinciridir. İran’ın İsrail şehirlerine yönelik füze ve drone saldırıları —Tel Aviv, Petah Tikva, Hayfa ve Bat Yam’ı hedef alan dalgalar— Demir Kubbe sisteminin mutlak bir güvence sunmadığını gözler önüne serdi. Yatırımcı güveni sarsılmış, uluslararası şirketlerin Tel Aviv üsslerini gözden geçirme eğilimi artmıştır.
Geopolitical Monitor’ın Ocak 2026 analizine göre, İsrail’in kendi önleyici saldırı mantığı (‘ilerlemeden önce vur’) kendine özgü bir kısıtı beraberinde getiriyor: Her operasyonun ardından İran yeniden yapılanıyor, ama İsrail de her operasyon için çok büyük kaynaklar harcıyor. Bu asimetri sürdürülebilir değil; özellikle ABD’nin her seferinde tam desteği garanti etmediği bir ortamda.
4. Bölgesel Yeniden Denge: Türkiye Faktörü ve Normalleşmenin Sınırları
İsrail-İran geriliminin beklenmedik galibi, bazı analistlere göre Türkiye’dir. Zira İran’ın bölgesel güç olarak gerilemesi, Orta Doğu’da iki askeri gücü baş başa bırakmaktadır: Türkiye ve İsrail. Ancak bu denge İsrail açısından zorunlu olarak olumlu değil. İki güç arasında Gazze, Filistin ve bölgesel nüfuz konusunda derin gerilimler mevcuttur.
Abraham Anlaşmaları çerçevesinde başlayan normalleşme süreci —Suudi Arabistan ile büyük bir anlaşmanın eşiğindeyken kesintiye uğramıştı— şimdi çok daha zor bir zemine oturmuştur. Gazze savaşının bölge kamuoylarında yarattığı derin iz, Körfez ülkelerinin iç siyasetlerinde İsrail’le açık ilişki kurmayı maliyetli kılmaktadır. Soufan Center’ın Ocak 2026 değerlendirmesi, bölgenin ‘yarı normalleşme’ ile ‘donmuş çatışma’ arasında sıkışmış olduğunu öne sürmektedir.
Öte yandan Irak, Lübnan ve Yemen’deki vekil güçler İran’ın doğrudan karar alma kapasitesi olmaksızın da faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. RAND’ın tespitine göre, İsrail’in Lübnan’daki askeri baskısı Hizbullah’ı zayıflatmış ancak tasfiye edememiştir; örgüt hâlâ onlarca bin savaşanı barındırmaktadır. Başka bir deyişle, İran rejimi zayıflasa bile ‘ekseni’ hemen dağılmamaktadır; bu, İsrail güvenliği için temel bir denklem sorunudur.
5. İsrail’in Kendisi: Demokratik Erozyon ve Meşruiyet Krizi
İran meselesi dışarıda kalsaydı bile, İsrail içinde ciddi yapısal krizler birikmeye devam edecekti. 2023 yargı reformu kriziyle başlayan ve Gazze savaşıyla derinleşen toplumsal kutuplaşma, orduya yönelik güven bunalımı ve anayasal denge arayışı, İsrail’i olağanüstü bir iç baskı altına sokmuştur.
Mada al-Carmel Enstitüsü’nün değerlendirmesine göre, 2026 İsrail seçimlerinden (ya da öne çekilirse 2027 başına kadar) yine sağ ağırlıklı bir koalisyon çıkması beklenmektedir. Bu durumda yerleşimci politika, Filistin meselesine yaklaşım ve yargı bağımsızlığı konularında köklü bir değişim öngörülmemektedir. Ancak sağın hegemonya kurduğu bir İsrail, uluslararası alanda artan yalnızlıkla yüzleşmek zorundadır.
UAD (Uluslararası Adalet Divanı) önündeki soykırım davası, Gazze’deki insani kriz ve Batı’da belirginleşen ‘İsrail yorgunluğu’, ülkeyi tarihinin en büyük meşruiyet sınavıyla yüzleştirmektedir. Bu bağlamda şunu söylemek mümkündür: İran rejimi yıkılmasa bile İsrail’in temel güvenlik sorunu ortadan kalkmayacaktır; zira o sorun artık yalnızca İran değil, İsrail’in kendi içinde birikmekte olan kırılganlıklardır.
Galip Gelmek ile Güvende Olmak Arasındaki Derin Uçurum
İsrail, on yıllardır izlediği güvenlik doktriniyle şunu varsaydı: Yeterince güçlü olursan, tehditleri yok edersin; tehditleri yok edersen güvende olursun. Ancak 2025-2026 sürecinin ortaya koyduğu tablo, bu denklemin eksikliklerini gün yüzüne çıkarmaktadır.
İran rejiminin kalıcılığı, İsrail açısından yalnızca askeri değil, varoluşsal bir bulmaca olmaya devam etmektedir. Nükleer kapasite geriletilmiş olsa da bilgi, insan gücü ve siyasi irade bakidir; üstelik IAEA denetiminin dışına çıkan İran, teknik olarak yeniden silahlanma yolunu pratikte kapatamamış olabilir.
Daha derin sorun şudur: İsrail’in izlediği yol —sürekli önleyici saldırılar, güvenlik eksenli iç politika, normalleşmeyi ertelemek— kısa vadede siyasi kazanımlar sağlasa da uzun vadede bölgesel meşruiyeti, uluslararası ittifakları ve kendi demografik tabanını aşındırmaktadır. Atlantic Council’ın önerisini ödünç alacak olursak: İsrail ya sürekli saldırı yoluyla göreli güvenliği korumayı seçecek, ya da komşularıyla gerçek güvenlik anlaşmaları yaparak başka bir yol deneyecektir.
Eğer İran rejimi yıkılmadan bu çatışma bir biçimde ‘donmuş hale’ gelirse, İsrail şu denklemle baş başa kalacaktır: İran tehdidini tamamen yok edememiş, normalleşme sürecini de ağır biçimde hasara uğratmış bir aktör olarak —yarım kalmış bir savaşın en maliyetli mirasını taşıyan taraf. Bölgede kalıcı güvenliğin, daha fazla bombayla değil, daha cesur bir siyasi muhayyeleyle üretileceği gerçeği, tüm bu kaosun ortasında hâlâ yerli yerinde durmaktadır.
Başlıca Kaynaklar
• Middle East Institute (MEI), “If the Regime Survives: Iran War Raises the Ante for US, Israel”, Mart 2026
• RAND Corporation, “The Israel-Iran Détente Won’t Last”, Ocak 2026
• Atlantic Council, “Twenty Questions About the Iran War”, Mart 2026 / “What Will 2026 Bring for the MENA?”, Aralık 2025
• Geopolitical Monitor, “Israel Strike Prospects on Iran in 2026: High-Risk Equilibria”, Ocak 2026
• Euronews, “Why Israel and Iran’s Uneasy Truce May Not Last”, Temmuz 2025
• Eurasia Review, “The Fault Lines of a New Middle East”, Mart 2026
• Soufan Center, “Middle East Forecast for 2026”, Ocak 2026
• Anadolu Ajansı Analiz, “İran-İsrail Savaşı: İsrail Kamuoyu Ne Diyor?”, Haziran 2025
• Perspektif, “2025’te Demografik Kırılma: İsrail’i Terk Edenlerin Sayısı Rekor Düzeyde”, Ocak 2026
• Kapdem, “İran-İsrail Geriliminin Sonuçları: Yapısal Dinamiklere Etkileri”, 2025
• CSIS, “Israel and Iran at War: What Comes Next?”, Haziran 2025 / Şubat 2026



