Nihilizm çoğu zaman bir karamsarlık hâli sanılır. Oysa kötümserlik bir şeyin kötü gittiğini söyler; nihilizm ise “iyi” ve “kötü” sözcüklerinin altındaki zemini çeker alır. Nietzsche’nin tarifiyle en yüksek değerler kendi kendini değersizleştirir: dün uğruna ölünen şey bugün boş bir ses olur, geriye yanıtlanacak bir soru bile kalmaz. Edebiyatın bu konudaki üstünlüğü şu: felsefe boşluğu kavram olarak tartışır, roman ise boşluğun bir insanın içine düştüğü anı, o insanın yüzündeki ifadeyi gösterir. Aşağıdaki beş kitap, zeminin çekildiği anda ne olduğunu farklı açılardan kayda geçirir.
Yapay Zeka Ajanları Marksist mi Oluyor? Stanford Deneyi Şok Etti!
Okumak istersen →Turgenyev — Babalar ve Oğullar (1862)
“Nihilist” sözcüğü geniş kitlelere bu romanla yayıldı. Bazarov hiçbir otoriteyi peşinen kabul etmeyen, yalnızca deneyle doğrulanabilene güvenen bir tıp öğrencisidir; iyi bir kimyageri herhangi bir şaire üstün tutar, kurbağa keser, sanatı işe yaramaz bulur. Turgenyev’in asıl ustalığı burada başlar. Boşluk, Bazarov’un söylediği şeylerde değil, sisteminin hesaplayamadığı yerde açığa çıkar: Odintsova’ya âşık olduğunda. Her şeyi maddeye indirgeyen adam, kendi içindeki duyguyu maddeyle açıklayamaz. Sonra bir otopsi sırasında kaptığı enfeksiyondan, neredeyse saçma bir kazayla ölür. En tutarlı materyalist, en açıklanamaz iki şey karşısında çaresiz kalır: aşk ve ölüm. Roman nihilizmi hem bir kuşak çatışması hem de hayatın kendisinin sessizce çürüttüğü bir tutum olarak resmeder.
Dostoyevski — Yeraltından Notlar (1864)
Dostoyevski, çağının “akılcı bencilik” modasına, yani insanın çıkarını hesaplayan bir makine olduğu fikrine doğrudan cevap verir. Yeraltı adamı şunu söyler: insan çıkarına aykırı davranabilir, sırf özgür olduğunu kanıtlamak için kendine zarar verebilir. “İki kere iki dört eder” cümlesi onun için bir hakikat değil, bir zorbalıktır; çünkü her şeyin önceden hesaplanabildiği bir dünyada seçmenin anlamı kalmaz. Buradaki boşluk bir kurtuluş değil, bir tuzaktır. Aşırı bilinç bir hastalığa dönüşür; adam ne sevebilir, ne harekete geçebilir, ne de kendi kuyusundan çıkabilir. Liza ile yaşadığı sahne bunun en acı kanıtıdır: ona uzanan tek eli geri iter. Dostoyevski boşluğu özgürlük diye süsleyenlere, o özgürlüğün insanı felç edebileceğini gösterir.
Tolstoy — İvan İlyiç’in Ölümü (1886)
İvan İlyiç kusursuz biçimde “düzgün” bir hayat yaşar: doğru kariyer, doğru evlilik, doğru mobilyalar. Ölüm döşeğine düştüğünde aklına dehşet verici bir soru gelir: ya bütün hayatım yanlışsa? Tolstoy burada mantığın bir sınırını işaret eder. İvan okulda öğrendiği kıyası bilir: “Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, öyleyse Caius da ölümlüdür.” Ama bu soyut doğruyu kendi etine, kendi çocukluğuna, kendi kokusuna bir türlü uygulayamaz. Boşluk tam da buradadır: ölümü bilmekle ölümü yaşamak arasındaki uçurumda. Yine de Tolstoy okuru tam karanlıkta bırakmaz. Sahici tek temas, hizmetçi Gerasim’in yapmacıksız şefkatinden gelir. Çıkış yolu bir kavramda değil, bir başkasının elinin gerçekliğindedir.
Sartre — Bulantı (1938)
Roquentin’in yaşadığı bulantı mecazi bir tiksinti değil, varoluşun nedensizliğiyle yüz yüze gelmenin fiziksel hâlidir. Parkta bir kestane ağacının kökü gözüne ilişir ve birden o kök hiçbir kategoriye sığmaz olur: orada, hiçbir sebep olmadan, öylece vardır. Sartre’ın daha sonra “varoluş özden önce gelir” diye formülleştireceği fikrin romandaki karşılığı budur. Hiçbir şey bizi buraya koymadı, hiçbir plan bizi gerekli kılmıyor; insan fazlalıktır, “de trop”. Ama Sartre bu boşluğu bir uçurum olarak bırakmaz. Madem önceden verilmiş bir özümüz yok, o hâlde kendimizi seçimlerimizle kurarız. Anlamın yokluğu burada bir mahkûmiyet değil, sorumluluğun ve özgürlüğün zeminine dönüşür.
Camus — Yabancı (1942)
Meursault yalan söylemeyen adamdır. Annesinin cenazesinde ağlamaz, hissetmediği duyguları taklit etmez, bir cinayeti neredeyse sebepsiz işler. Çevresindekiler onu bu yüzden korkutucu bulur; çünkü herkesin oynadığı anlam oyununu o oynamayı reddeder. Camus’nün “absürt” dediği şey tam olarak budur: insanın anlam arayışıyla evrenin sessizliği arasındaki çarpışma. Romanın sonunda, idamını beklerken Meursault “dünyanın o tatlı kayıtsızlığına” açılır ve tuhaf bir huzura kavuşur. Camus’nün kilit hamlesi burada gizli: boşluğu ne intiharla, ne de sahte bir umutla çözmeye çalışır. Onunla berraklık içinde, başkaldırarak yaşamayı önerir. Anlamsızlığı kabul etmek, mutlaka umutsuzluğa düşmek demek değildir.
Beş kitabın çizdiği eğri
Bu beş eser arka arkaya okunduğunda rastlantısal bir liste değil, bir hareket ortaya çıkıyor. Turgenyev ve Dostoyevski boşluğu teşhis eder: birinde hayatın çürüttüğü bir kuram, diğerinde insanı felç eden bir bilinç. Tolstoy boşluğu ölümün eşiğine taşır ve soyut bilgiyle yaşanan dehşet arasındaki mesafeyi ölçer. Sartre ile Camus ise teşhisten sonrasını dener: biri anlamsızlığı özgürlüğün zeminine çevirir, diğeri onu berrak bir başkaldırıyla taşınabilir kılar.
Bu eğrinin edebiyatla sınırlı kalmadığını da eklemek gerekir. Yirminci yüzyılda Viktor Frankl’ın kamp deneyiminden çıkardığı logoterapi ve sonradan Irvin Yalom’un geliştirdiği varoluşçu psikoterapi, tam da bu romanların edebî olarak kurduğu süreci klinik bir gözlemle doğrular: anlam krizi bastırıldığında derinleşir, açıkça karşılanıp bir seçime bağlandığında ise taşınabilir hâle gelir. Yani bu kitapların ortak dersi soyut bir teselli değil. Boşluğun ilacı onu inkâr etmek değil, gözünün içine bakıp ne yapacağına kendin karar vermektir.
