İsrail’in Geleceği İkinci Bölüm: Doğu Çağı Levant’ı Tasfiye mi Edecek?
İlk bölümü bir soruyla bitirmiştik: Asya çağı Levant’ı dışlamak yerine kendi ticaret ağına katarsa, İsrail Batı’nın karakolu olmaktan çıkıp Doğu’nun bir geçiş noktasına dönüşebilir mi? Hindistan’dan Körfez ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan koridor bu ihtimalin somut adıdır. Soruyu sormak kolaydı. Şimdi cevap vermek gerekiyor: Hayır, bu kurtuluş gerçekleşmeyecek. Ama bunun nedeni koridorun mühendislik açısından imkânsız oluşu değildir. Neden daha derinde yatar.
Sorunun kendisi yanlış kurulmuştur. İsrail’in Doğu ağına katılıp katılamayacağını, sanki katılım onu eski haliyle yaşatacakmış gibi soruyoruz. Oysa İsrail’i bir karakol olarak değerli kılan şey, onun coğrafyası değil, ona değer veren uygarlıktı. O uygarlık çözülüyor. Geçiş noktasına dönüşmek İsrail’i kurtarmaz; onu başka bir şeye dönüştürür. Koridor ihtimalini değerlendirmeden önce, koridoru hayal eden gücün kendisinin ne durumda olduğunu görmek gerekir.
Açık Devleti Kim Taşır?
Okumak istersen →Modern Batı’yı tek bir motorun ürünü saymak yanlış olur, ama o motorun çekirdeğinde belirli bir bileşim vardır. Bir yanda, dünyevi başarıyı bir kurtuluş işareti sayan, biriktirmeyi ve hesaplı emeği kutsayan Protestan ahlakı kapitalizmin ilk büyük itici gücü. Öbür yanda, son iki yüzyılın hareketli, kentli, soyut düşünceye yatkın modern insan tipini büyük ölçüde biçimlendiren Yahudi entelektüel geleneği; bilimde, hukukta, finansta katkısı kendi sayısal ağırlığının çok üstünde olan bir damar. Batı modernliği kabaca bu ikisinin sentezidir. İsrail de bu sentezin coğrafyaya yansımış haliydi.
Buradaki kritik nokta şudur: bu birlik bir lüks değil, bir refah ürünüydü. Sentezi mümkün kılan şey, Avrupa kapitalizminin yarattığı muazzam fazlaydı. Üniversiteler, laboratuvarlar, vakıflar, evrenselci kurumlar hepsi büyüyen bir ekonominin sırtında durdu. İbn Haldun’un yedi yüzyıl önce koyduğu yasa burada da işler: bir uygarlığı bir arada tutan dayanışma, bolluk ve yerleşiklik arttıkça zayıflar. Kıtlık ortak amaç doğurur, bolluk onu çözer. Entelektüel birlik de bir dayanışma biçimidir ve aynı yasaya tabidir. Refahın sağladığı imkân daraldıkça, o imkânla ayakta duran birlik de varlığını sürdüremez hale gelir. Bugün olan budur: Batı’nın fazlası eridikçe, o fazlanın üzerinde yükselen entelektüel birlik de zeminini yitiriyor.
İlk bölümde ekonomik ağırlık merkezinin doğuya kaydığını gösterdik. Asıl mesele bundan daha derindir: bilimin ve aklın merkezi de aynı yöne kayıyor. Çünkü Batı’nın üstünlüğü yalnızca üretim değildi; üretimi mümkün kılan bilgiydi. O bilgi şimdi el değiştiriyor.
İşaretler açık. Çin, araştırma ve geliştirmeye ayırdığı kaynakta artık Amerika’yı geçmiş durumda. Dünyanın en yüksek nitelikli bilimsel yayınlarını üreten kurumların neredeyse tamamı bugün Çin’de; Çinli bir üniversite, on yıllardır listenin başında duran Harvard’ı geçerek birinci sıraya yerleşti. Daha çarpıcısı, bunun yalnızca laboratuvar bilimleriyle sınırlı kalmamasıdır: uzun süre Amerika’nın egemen olduğu sosyal bilimlerde bile Çinli kurumlar ilk sıralara tırmanıyor. İnsan yetiştirme tarafında da tablo aynı; Çin üniversiteleri, fen ve mühendislik alanında her yıl Amerika’nın neredeyse iki katı kadar doktoralı araştırmacı mezun ediyor. Bilim dünyasının kendi içinden yükselen değerlendirme tek cümleyle özetlenebilir: araştırma liderliğinin Batı’dan Doğu’ya geçtiği bir dönemin içindeyiz.
Bu, sentezin can damarına vuran bir kaymadır. Çünkü Protestan-Yahudi bileşiminin Batı’ya verdiği asıl şey para değil akıldı; laboratuvarın, üniversitenin, bilginin doğrulandığı merkez olma ayrıcalığıydı. O merkez artık tartışmasız Batı’da değil. Buna Rusya’nın enerji ve askeri-teknolojik ağırlığını da eklemek gerekir. Yaptırımların ardından Moskova’nın üretimini ve teknolojisini büyük ölçüde Asya’ya, Çin-Hindistan eksenine bağlaması, doğu blokunu yalnızca bir tüketici değil, kendi içinde üreten ve birbirini besleyen bir bütün haline getiriyor. Tek tek hiçbiri belirleyici olmayabilir; birlikte, bilginin coğrafyasını yeniden çiziyorlar.
İkinci darbe dışarıdan değil, içeriden geliyor. Protestan-liberal Batı’nın kendine özgü gücü, evrenselci bir kurumsal yapı kurabilmesiydi: yurttaşlık, hukuk önünde eşitlik, açık üniversite, açık ticaret. Bu yapı şimdi kendi üreticileri tarafından terk ediliyor.
Önce nüfus. Avrupa, onlarca yıllık büyümenin ardından nüfus olarak tepe noktasına ulaşıp gerilemeye başlıyor; yüzyılın sonuna dek kıtanın onda birinden fazlasını kaybetmesi bekleniyor. Doğurganlık, neredeyse her ülkede nüfusun kendini yenilemesine yetmeyecek kadar düşük. İtalya gibi yerlerde küçülme dörtte bire yaklaşıyor. Bu, Protestan merkezli refah toplumlarının kelimenin en somut anlamında erimesidir. Refahın yarattığı medeniyet, yine refahın getirdiği konfor ve geç evlilikle kendi nüfus tabanını tüketiyor.
İkincisi, bu daralmaya verilen tepki. Refah çekildikçe Batı’nın merkez toplumları, kendi ürettikleri evrenselci-liberal projeyi savunmak yerine etnik aidiyete, göç karşıtlığına ve milliyetçi içe kapanmaya yöneliyor. Protestan modernliğinin paradoksu da burada: dünyaya açık olduğu için güçlüydü; tehdit altında hissettiğinde ise ilk feda ettiği şey açıklığı oluyor. Bir uygarlık, yaratıcı azınlığının yerini kendini savunan, içe dönük bir seçkinin aldığı anda çözülme evresine girer. Bugün Batı’nın çoğu merkezinde olan tam da budur.
Şimdi İsrail’e dönelim. Sürekli tehdit algısının iç ve dış siyasetin tamamını belirlediği, ordunun ve güvenlik aygıtının yönetici sınıf haline geldiği bir devlet tipi vardır: kale-devlet. İsrail bu çizgiye doğru hızla yürüyor. Oysa kuruluşunda farklı bir şeydi. İlk bölümde belirttiğimiz gibi İsrail bir Akdeniz-Atlantik projesi olarak doğdu; ama doğduğu haliyle laik, dünyaya dönük, Avrupa Aydınlanması’na bağlı bir projeydi. Kibbutzların, işçi hareketinin, sivil kurucuların İsrail’iydi. Bugün gittiği yer bunun neredeyse tersidir.
Güncel tablo bunu doğruluyor. Son seçimlerin ardından kurulan hükümet, yaygın olarak ülke tarihinin en sağcı hükümeti diye tanımlandı; ırkçı söylemleriyle ve dini-milliyetçi çizgileriyle bilinen aşırı sağ figürler iktidarın merkezine yerleşti. Ekonomik yapı bu siyasete eşlik ediyor: İsrail kalıcı bir savaş ekonomisine dönüştü. Toplumun ürettiği zenginliğin giderek büyüyen bir bölümü silaha, orduya ve güvenliğe akıyor; kitlesel yedek askere çağrılar üretim ve hizmet sektörünü boşaltırken, savunma harcaması ülkenin bütçesini ezen bir yüke dönüştü. Bu, geçici bir savaş hali değil, kalıcı biçimde militer bir devletin kuruluşudur. İlk bölümdeki tespitimiz yerinde: İsrail nüfus sorunu yaşamıyor görünse de varlığını giderek bir askeri devlet olarak sürdürüyor.
Bu, Atina’dan Sparta’ya doğru bir geçiştir. Ve geçiş tesadüf değil, Batı’nın çekilmesinin İsrail’deki yansımasıdır. Kendisine sivil ve dünyaya dönük kimliğini veren uygarlık zayıfladıkça, İsrail elinde kalan tek sağlam zemine, kuvvete yaslanıyor.
Bir antitez olarak
Peki ya koridor? İlk bölümde açık bıraktığımız başlık buydu ve doğrusu: bu kapı tümüyle kapanmış değil. İsrail-Hindistan ilişkileri derinleşiyor, iki ülke arasındaki ticaret otuz yılda inanılmaz büyüdü, Hindistan İsrail’in Asya’daki başlıca ortaklarından biri oldu; İsrail bölgede yeni bir eksen kurma arayışında. Tezimizin karşısındaki en ciddi olgu budur.
Ama iki şeye dikkat etmek gerekir. Birincisi, koridorun kendisi büyük ölçüde kâğıt üstünde kalıyor; ne sağlam bir finansman ne de gerçek bir inşa takvimi var, ve bölgedeki son savaşlar İsrail’in Körfez ve komşularıyla ilişkilerini zaten germiş durumda. İkincisi ve daha önemlisi: İsrail Doğu’ya açıldığı yerde bile bunu açık bir ticaret düğümü olarak değil, askeri bir teknoloji ve silah tedarikçisi olarak yapıyor. Asya’yla bağı esas olarak siber sistemler, insansız araçlar, füze savunması ve istihbarat üzerinden kuruluyor. Yani Asya İsrail’den enerji ya da geçiş değil, silah ve gözetim teknolojisi alıyor.
Bu, tezi çürütmez; sonuna kadar götürür. İsrail’in geleceği Doğu ağına katılmaksa, katıldığı haliyle artık eski İsrail olmayacak. Levant’ı bir zamanlar Avrupa’nın doğu kapısı yapan o liberal-ticari işlev geri gelmiyor. Onun yerine, çok kutuplu ve giderek silahlanan bir dünyada askeri-teknolojik bir uç beyi konumu geliyor. Geçiş noktası olmak İsrail’i kurtarmıyor; kale-devlete dönüşümünü hızlandırıyor.
Dürüstlük adına üç çekinceyi de kaydetmek gerekir. Birincisi, çöküş anlatılarının kötü bir sicili vardır. Batı’nın sonu bir asırdır birçok kez ilan edildi ve Batı her seferinde kendini yeniden kurdu; “Protestan-Yahudi uygarlığı geriliyor” cümlesi bu uzun yanılma geleneğinin yeni bir halkası olabilir. İkincisi, İsrail’in askeri-teknolojik değeri gerçektir ve Asya bunu istiyor; bu da İsrail’in yok olmayacağı, yalnızca biçim değiştireceği anlamına gelir. Bir devletin sağ kalması ile bir projenin sürmesi aynı şey değildir. Üçüncüsü, “Protestan-Yahudi sentezi” bir analiz aracıdır, tek parçalı bir özne değil; gerçekte Batı modernliği çok daha karmaşık ve çok kaynaklıdır, onu tek bir mekanizmaya indirgemek tezi olduğundan fazla temiz, fazla simetrik gösterebilir.
Bu çekinceler tezi ortadan kaldırmaz, soruyu yeniden çerçeveler. Asıl belirsizlik İsrail’in hayatta kalıp kalmayacağı değil; hangi biçimde kalacağıdır. Ve işte tam da bu noktada, askerileşmenin neden bir çıkış değil bir tuzak olduğu görünür hale gelir.
Askeri bir devlete dönüşmek, ilk bakışta güç gibi görünebilir. Oysa çok kutuplu ve savaşlarla dolu bir bölgede askeri devletin müttefik bulması kolay değildir. Asker güçlü görünür ama yalnızdır; herkesle gerilim içinde yaşayan bir güç, kalıcı ortaklık kuramaz. İsrail’in savaşları arttıkça çevresi daralıyor, ittifakları ise geçici ve çıkara bağlı kalıyor.
Ama asıl mesele daha derinde. İsrail bölgesel savaşını teolojik bir meşruiyet üzerinden, kutsal toprak ve seçilmişlik diliyle, bu dile dayanan bir propagandayla sürdürüyor. Bu dil Batı’da, özellikle Protestan evanjelik dünyada karşılık buluyordu; İsrail’in en sağlam dış desteği de buradan geliyordu. Oysa ilk bölümde belirttiğimiz gibi, Asya’nın uygarlık gelenekleri -Konfüçyüsçü, Hindu, Budist- Kudüs merkezli bir kutsal coğrafya taşımaz. Bu teolojinin onlar için hiçbir karşılığı ve değeri yoktur. Batı çekildiğinde İsrail’in elinde, kimsenin tanımadığı bir kutsallık davası kalıyor. Asya İsrail’e silahı için değer verebilir, ama davasına değer vermez.
Batı’nın içindeki dönüşüm de aynı yönde işliyor. Protestanlık geriledikçe, onun bıraktığı boşluğu Vatikan merkezli, kendini bir tür yeni Katoliklik olarak yeniden tanımlayan bir düşünce dolduruyor. Ve Katolik geleneğin İsrail’le ve Siyonizmle ilişkisi, Protestan evanjelizminin kurduğu o sıcak ve neredeyse koşulsuz ittifaktan tarihsel olarak çok farklı, çok daha mesafelidir hatta kimi konularda düşmanca. Yani İsrail’in en güçlü teolojik dayanağı zayıflarken, yerine gelen damar ona aynı bağlılığı vermeyecek. İsrail böylece iki ateş arasında kalıyor: Doğu onu teolojik olarak tanımıyor, anlamlı bulmuyor. Batı’nın yeni teolojik merkezi ise ona eskinin desteğini sunmuyor.
İlk bölümün sorusuna cevap şudur: Asya çağı Levant’ı tasfiye etmeyecek, ama onu hayal edildiği gibi bir ticaret düğümü olarak da kurtarmayacak. İsrail Doğu’nun ağına ancak kendi kimliğini bırakarak girebilir, girdiğinde de eski İsrail olmaktan çıkar. Sona eren bir düzenin ürünü olan siyonizm, yeni düzene eski haliyle taşınamaz.
Ve İsrail’in kaybedeceği şey yalnızca ekonomik ya da stratejik bir zemin değildir. Asıl kaybedeceği meşruiyettir. Askerileştikçe bölgede yalnızlaşacak; teolojik davasını Doğu tanımayacak; Batı’da o davaya can veren Protestan damar zayıflarken yerini alan düşünce ona sırtını dönecek. İsrail’in 2035’teki konumunu belirleyecek olan bir askeri yenilgi değil, kendisini anlamlı kılan uygarlığın çözülmesi ve onunla birlikte siyasal ve teolojik meşruiyetinin erimesidir. Koridor gelse bile, gelen şey karakolun kurtuluşu değil, kalenin yalnızlığı olacak. Ayrıca bölgede çok daha güçlü kaleler kurulabilir. Mesela Türkiye, İran ittifakı kurulursa hem Akdeniz hem Hint bölgesi güvene alınır. Tek mesele İran’ın sisteme dahil edilmesi..
