Devletin yalnızca güvenlik ve düzen üreten teknik bir aygıt olmadığı, aynı zamanda anlam, hafıza ve aidiyet inşa eden bir yapı olduğu kabulü, beraberinde göz ardı edilemeyecek bir tehlikeyi de taşır. Çünkü anlamı, kimliği ve kolektif bilinci biçimlendirme kapasitesi, yalnızca meşru ve sürdürülebilir bir siyasal düzenin değil, aynı zamanda totaliter rejimlerin de kurucu zeminidir. Şiddet tekelini elinde tutan devlet, anlam tekelini de ele geçirdiğinde, yurttaşın karşısında bir çerçeve olmaktan çıkar; onu bütünüyle kuşatan kapalı bir düzeneğe dönüşür. Dolayısıyla anlam üreten devlet ile anlamı dayatan devleti birbirinden ayıran ölçütü ortaya koymak, meşru bir siyasal form arayışının zorunlu bir aşamasıdır.
Totalitarizm, çoğu zaman sanıldığının aksine, anlamdan yoksun ve salt baskıya dayalı bir rejim değildir. Asıl gücünü, sunduğu yoğun anlam vaadinden alır: bir tarih anlatısı, bir kolektif kader, bir misyon ve büyük bir aidiyet duygusu. Kitleleri bu denli derinden seferber edebilmesinin sebebi de budur. Bu nedenle totalitarizmi, anlamsızlığın değil, anlamın tekelleştirilmesinin rejimi olarak kavramak gerekir.
Açık Devleti Kim Taşır?
Okumak istersen →Bu tekelleşme, çoğulluğun ortadan kaldırılmasıyla başlar. Totaliter düzen, insanların farklı oluşunu ve aralarındaki canlı eylem ve söylem alanını —Arendt’in deyişiyle, siyasetin asıl zeminini— silmeye yönelir. Tek bir tarih yorumunu, tek bir halk tanımını, tek bir gelecek tasavvurunu mutlaklaştırır; ardından bunu temsil ettiğini öne süren parti ya da önder, toplumun bölünmez iradesini cisimleştirdiğini iddia eder. Anlamın bu biçimde kapatılması üç temel boyutu da bozar: hafıza resmî bir mite, adalet düşmanın tasfiyesine, özgürlük ise zorunluluğun gönüllü kabulüne indirgenir. Görülüyor ki sorun, devletin anlam üretmesi değil; anlamın dondurulması, tek bir merkezde toplanması ve her türlü itiraza kapatılmasıdır. Anlam üreten devlet ile totaliter devlet, aynı malzemeyle —hafıza, adalet ve özgürlük diliyle— çalışır; ayrıştıkları nokta, bu malzemeyi açık mı yoksa kapalı mı tuttuklarıdır.
Bu ayrımın özü şu ilkede toplanır: iktidarın yeri boş kalmalıdır. İktidar bir makamdır; geçici olarak işgal edilir, fakat hiçbir kişide, sınıfta ya da önderde kalıcı biçimde cisimleşmez. Totalitarizm ise tam olarak bu boşluğu doldurma, onu tek bir bedene, tek bir sese ve tek bir hakikate kapatma girişimidir. Buradan bakıldığında kurucu devlet, anlamın üretileceği zemini güvence altına alır; ancak o anlamın içeriğini kendisi belirlemez. Yurttaşların tarihsel birikimleri, kültürel yaratıcılıkları ve özgür müzakereleri üzerinden sürekli yeniden üretilebilecek bir ortak çerçeve sunar. Kurucu çerçeve ile dayatılan içerik arasındaki bu fark, devleti anlamın öznesi değil, anlamın mümkün olmasının koşulu kılar.
Aynı tehlike özgürlük kavramında da gizlidir. Özgürlüğü, insanı “asıl iradesine” ya da “gerçek kendine” kavuşturma olarak tanımlayan her anlayış, tarihte çoğu kez en incelikli tahakküm biçimlerinin meşrulaştırıcısı olmuştur. İnsanı kendi iyiliği adına özgürleştirdiğini söyleyen iktidar, çoğu zaman onu en derininden bağımlı kılmıştır. Bu nedenle savunulması gereken özgürlük, belirli bir kaderin gerçekleştirilmesi değil, kaderin açık tutulmasıdır. Devlet, yurttaşa hangi iyi yaşamı süreceğini buyurmaz; farklı iyi yaşam tasavvurlarının çatışma, müzakere ve ortak inşa yoluyla bir arada var olabileceği alanı korur.
Bu kavrayış, hafıza, adalet ve özgürlüğü yeniden tanımlamayı gerektirir. Bu üç ilke, kapatmanın değil, açıklığın güvenceleridir; ve her biri kapatıldığında kendi karşıtına dönüşür. Hafıza, tek bir resmî anlatıya indirgendiğinde mite ve propagandaya dönüşür; oysa kurucu hafıza, geçmişin çoğul, tartışmalı ve yeniden yorumlanabilir kalmasını sağlar. Adalet, nihai ve temyizsiz bir hükme bağlandığında zulmün aracı olur; oysa kurucu adalet, her mağduriyetin yeniden dile gelebileceği ve her hükmün gözden geçirilebileceği bir açıklığı kurumsallaştırır. Özgürlük, önceden çizilmiş bir istikamete bağlandığında zorunluluğa indirgenir; oysa kurucu özgürlük, geleceği belirsiz ve dolayısıyla yaratıcı bir imkân olarak korur. Üç ilkenin ortak özü, siyasal düzeni kapanmaya karşı koruyan, süreklilik içindeki açıklıktır. Devletin meşruiyeti, anlamı sabitlemesinde değil, anlamın yeniden üretilebileceği zemini canlı tutmasında temellenir.
Bu üçlünün daha derin bir boyutu, zamanın üç ufkunu aynı anda kucaklamasıdır. Hafıza geçmişe, adalet şimdiye, özgürlük geleceğe yöneliktir. İnsan, varlığını bu üç zaman kipi arasında kuran bir varlıktır; ne salt içinde bulunduğu anda yaşar ne de yalnızca geçmişin veya geleceğin belirlenimi altındadır. Devletin temel işlevi de burada belirginleşir: dağınık bireysel zamanları ortak ve yaşanabilir bir kolektif zamana bağlamak. Hafızadan yoksun bir toplum köksüz, adaletten yoksun bir toplum dayanılmaz, özgürlükten yoksun bir toplum ise kapalı bir şimdiye hapsolmuş kalır. Totaliter devlet de nihayetinde bu üç zamanı tek bir ana —önderin ya da partinin kesintisiz şimdisine— sıkıştırma girişimidir.
Anlamı inşa eden devlet ile anlamı dayatan devlet arasındaki fark, sonuçta bir yapı farkıdır: devlet, anlamı kapatan bir merkez mi, yoksa anlamın sürekli yeniden üretilebileceği açık bir çerçeve mi olacaktır. Güçlü, anlam yüklü ve ahlaki üstünlüğe sahip bir devlet ancak ikinci anlamda mümkündür. Aksi takdirde, en yüksek ideallerle yola çıkan devlet bile, kendi ürettiği anlamın ağırlığı altında yurttaşını edilgenleştiren bir aygıta dönüşür. Aranan devlet, ne anlamdan kaçan soğuk bir teknokrasi ne de anlamı tekeline alan bir Leviathan’dır; hafızayı çoğul, adaleti açık ve özgürlüğü belirsiz tutabilen, yani kapanmaya karşı kurumsal güvenceler üretebilen bir devlettir. Yalnızca böyle bir devlet, çıplak güce değil ahlaki üstünlüğe yaslanabilir; çünkü ahlaki üstünlük, doğası gereği dayatılan değil, paylaşılan bir niteliktir.
Geriye, bu açık devleti hangi tarihsel öznenin, hangi medeniyet birikiminin ve hangi siyasal iradenin taşıyabileceği sorusu kalır.
