Açık Devleti Kim Taşır?

Modern özne kararını "veriler söylüyor" diyerek kurarken, totaliter devlet özgürlüğü "zorunluluğun gönüllü kabulüne" indirger; ikisi de tartışılabilir bir tercihi tartışılamaz bir olguya çevirir. Bu yazı, Lefort'un boş iktidar yeri ile öznenin karanlığını karşı karşıya getirerek soruyor: kapatma her ölçekte aynı mantıkla işliyorsa, açıklık da öyle midir? Verilen cevap, açık devleti taşıyacak olanın bir halk ya da medeniyet değil, karanlıktan boşluğa geçmeyi seçen bir özne tipi olduğudur.
Haziran 27, 2026
Açık Devleti Kim Taşır?

Açık devleti taşıyacak öznenin kim olduğu sorusu, ilk bakışta bir kimlik sorusu gibi görünür: hangi halk, hangi medeniyet, hangi irade? Oysa bu düzeyde verilecek her cevap, henüz cevaplanmamış daha önceki bir soruyu atlar. Çünkü açık bir devleti ancak belirli bir tutuma sahip bir özne taşıyabilir; ve bu tutum, bir kimlikten önce bir epistemik konumdur. Devlet ölçeğindeki açıklık ile özne ölçeğindeki sorumluluk, aynı meselenin iki yüzüdür. Birini diğerinden bağımsız düşünmek, açık devleti kuracağını sandığımız öznenin, farkında olmadan onu kapatan özne olmasına yol açar.

Mesele ister özne ister devlet ölçeğinde ele alınsın, ortak gramer aynıdır: bir kapatma işlemi. Ve bu işlemin adı, zorunluluğun retoriğidir. Özne, kararını “ben istedim” diyerek değil, “veriler bunu gösteriyor” diyerek kurduğunda, tartışılabilir bir tercihi tartışılamaz bir olguya çevirir. Totaliter devlet de aynı şeyi daha büyük ölçekte yapar: özgürlüğü, “zorunluluğun gönüllü kabulüne” indirger. Her iki durumda da yapılan, insani bir seçimin üzerine doğanın soğukluğunu örtmektir. Foucault’nun işaret ettiği gibi, iktidar en çok doğallaştığı ve sorgulanamaz hale geldiği yerde işler. Bir bireyin “rakamlar ortada” demesiyle bir rejimin “tarih böyle akıyor” demesi arasında ölçek farkı vardır ama mantık farkı yoktur. İkisi de itirazı, yerçekimine itiraz etmek kadar anlamsız kılmayı hedefler.

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet

Okumak istersen →

Ne var ki tam burada, ilk bakışta fark edilmeyen bir gerilim belirir. Bir yanda bir doldurmama övülür: iktidarın yeri boş kalmalıdır. Lefort’un deyişiyle totalitarizm, tam da bu boşluğu tek bir bedenle, tek bir sesle doldurma girişimidir; meşru düzen ise o yeri boş, yani sürekli yeniden işgal edilip terk edilebilir tutar. Öte yanda bir aydınlatmama yerilir: öznenin karanlıkta oluşu, kendini hesap verilemez kılışı. Görülüyor ki aynı jest -bir konumu mutlak biçimde doldurmamak, sabitlememek-bir yerde özgürlüğün güvencesi, başka yerde sorumluluktan kaçışın adıdır. O halde sormak gerekir: bir konumu boş bırakmak ne zaman erdem, ne zaman suçtur?

Cevap, boşluk ile karanlığı birbirinden ayırmakta yatar. İktidarın boşluğu, kararın yok olduğu bir yer değildir; tersine, kararın her seferinde görünür biçimde verilip görünür biçimde geri alınabildiği yerdir. Boş yer, bir failin oraya çıkıp “bunu ben seçtim” demesini ve bu seçimin itiraza, denetime, değişime açık kalmasını sağlar. Boşluk, sorumluluğu yok etmez; onu dolaşımda tutar. Öznenin karanlığı ise bunun tam tersidir: kararı verir ama verenin kim olduğunu gizler. “Veriler söylüyor” dendiğinde bir karar alınmıştır ama o kararın bir sahibi yoktur; sorumluluk, kimsenin üstlenmediği bir teknik dolayıma dağılır. Boşluk, kararın yerini açık tutar; karanlık, kararın failini siler. Biri siyaseti korur, çünkü her hükmü yeniden tartışılabilir kılar; diğeri siyasetten kaçar, çünkü hükmü tartışmanın menzilinin dışına taşır.

Bu ayrımın Arendtçi bir boyutu vardır. İktidarın boş yeri çoğulluğu gerektirir: o yere çıkabilecek, oradakine itiraz edebilecek birden çok ses olmalıdır. Siyaset, Arendt’in deyişiyle, tam da insanların farklı oluşundan ve aralarındaki canlı söz alanından doğar. Zorunluluğun retoriğine sığınan özne ise kendini çoğulluktan çeker. “Ben karar verdim” diyen özne, kendini birçok ses arasında bir ses olarak konumlandırır; itiraz edilebilir, yanıtlanabilir bir faildir. “Veriler söylüyor” diyen özne ise tekil sesini bırakır, kendini anonim ve sessiz bir “gerçeğin” arkasına koyar. Burada ilginç bir paradoks belirir: totaliter devlet çoğulluğu dışarıdan, baskıyla siler; zorunluluk öznesi ise kendi tekilliğini içeriden, gönüllüce siler. İkisi de aynı sonuca varır -karşısında durulacak, hesabı sorulacak bir fail kalmaz- ama biri zorla, diğeri kendi eliyle çoğulluğu ortadan kaldırır.

Devlet ölçeğinde bu, iki ayrı kapanma biçimi olarak belirir; ve bu iki biçim görünüşte birbirinin zıttıdır. Birincisi Leviathan’dır: anlamı tek bir merkezde toplayıp dondurarak kapatan devlet. İkincisi soğuk teknokrasidir: anlamdan tümüyle kaçarak, kararı “verinin soğuk mantığına” devrederek kapatan devlet. İlki boş yeri bir önderle, bir mitle, bir hakikatle doldurur; ikincisi boş yeri “nesnel zorunlulukla” doldurur. Ama sonuç aynıdır: itiraz anlamsızlaşır, çünkü ortada artık tartışılacak bir özne değil, kabullenilecek bir olgu vardır. Teknokrasi, aslında zorunluluk öznesinin devlet boyutuna büyümüş halidir. Heidegger’in Gestell’i bu ikinci kapanmayı eşsiz bir keskinlikle tasvir eder -her şeyi hesaplanabilir kaynağa indirgeyen düzeneği- ama onu bir kader olarak okur. Oysa epistemik bir stratejiyi ontolojik bir yazgıya çevirmek, tam da o stratejinin en çok işine yarayan şeydir. Teknokratik kapanma bir kader değil, bir tercihtir; ve tercih olduğu görüldüğü anda dönüştürülebilir hale gelir.

Buradan, özneyi ve devleti birbirine bağlayan asıl tez çıkar: açık devlet ile sorumlu özne birbirini karşılıklı kurar. Açık bir devlet -anlamı kapatmayan, iktidarın yerini boş tutan devlet- ancak sorumluluğu üstlenebilen öznelerce taşınabilir. Çünkü boş yer, oraya çıkıp “bunu ben seçtim, yanılıyor olabilirim, itiraz edilebilir” diyebilen failler olmadan boş kalmaz; doldurulmayı bekleyen bir boşluk, er ya da geç bir önder ya da bir uzmanlar kastı tarafından doldurulur. Tersinden bakıldığında, zorunluluğa sığınan özne kapalı bir devlete muhtaçtır: kendi kaçışını barındıracak bir çatıya, sorumluluğunu devredeceği bir merciye ihtiyaç duyar. Atomize olmuş, kendini “verinin sesi” arkasına gizleyen özne ile kapanan devlet birbirini besler; biri diğerinin hem nedeni hem sonucudur. Dolayısıyla bu sorunun cevabı bir halk ya da medeniyet adı değildir; bir özne tipidir.

O özne, karanlıktan boşluğa geçen öznedir. Karanlık ile boşluk arasındaki fark, kaçış ile sorumluluk arasındaki farktır. Karanlıkta duran özne, kararını “bilim böyle diyor” ya da “tanrı böyle buyurdu” mutlağının ardına gizler ve böylece hem görünmez hem dokunulmaz olur. Boşluğa çıkan özne ise mutlak bir hakikatin tam aydınlığına değil -çünkü o aydınlık, yeni bir kapanmadan başka bir şey değildir- tartışılabilir olanın alacakaranlığına çıkar. Orada kendini bir fail olarak gösterir ama failliğini son söz ilan etmez; boş yeri işgal eder ama o yeri terk edilmek üzere işgal ettiğini bilir. Öznenin karanlıkta oluşu ontolojik bir kader değil, epistemolojik ve etik bir tercihtir; ve açık devletin öznesi bu tercihi tersine çevirir: karanlığı seçmeyi bırakır. Ve nihayetinde, hem özne hem devlet ölçeğinde özgürlük dediğimiz şey tek bir jeste indirgenir; geleceği açık, kararı sorulabilir, yeri boş tutmak. Açık devleti taşıyacak özne, bu jesti sürdürebilen öznedir; başka bir kurtarıcı yoktur, çünkü başka bir kurtarıcı aramak, tam da boş yeri yeniden doldurma arzusudur.

Hayati Esen

Hayati Esen: 2012 yılında çeşitli dergi ve gazetelerde teoloji, siyaset ve sanat üzerine denemeleri yayımlandı. 2014 yılında fikrikadim.com adlı internet sitesini kurdu. 2023 yılında "Pis Roman" adlı bir roman yazdı. 2025 Yılında Simülasyonu Hacklemek: Modern İktidarın Anatomisi Kitabı yayınlandı. Yazılarını konuyorum.com'da yayınlamaya devam etmektedir.

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet
Previous Story

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet
Previous Story

Anlamı İnşa Eden Devlet ile Anlamı Dayatan Devlet

Latest from Hayati Esen

İsrail’in Geleceği İkinci Bölüm

İsrail'in Geleceği İkinci Bölüm: Doğu Çağı Levant'ı Tasfiye mi Edecek? İlk bölümü bir soruyla bitirmiştik: Asya çağı Levant'ı dışlamak yerine kendi ticaret

İsrail Yeni Çağda Tutunabilir mi?

İsrail’in gücünü bugünkü ordusu, ittifakları ya da füze savunma sistemleriyle ölçmek yanıltıcıdır. Bunlar kısa vadeli göstergelerdir. Uzun vadede bir devletin konumunu belirleyen