Yüzen Merkez (II): Sertliğin Yönetimi ve Krizin Sınırları

Şubat 22, 2026
Yüzen Merkez (II): Sertliğin Yönetimi ve Krizin Sınırları

Ortadoğu’daki mevcut denge, artık tekil krizlerle değil; bu krizlerin birbirini beslediği, sertliğin kalıcı hale geldiği bir tabloyla şekilleniyor. İsrail merkezli askerî hamleler, İran’ın yayılmış nüfuz alanları ve büyük güçlerin doğrudan angajmandan kaçınan tutumu, bölgeyi sürekli gerilim üreten bir yapıya dönüştürmüş durumda. Tam da bu zeminde, son günlerde yeniden alevlenen Amerika–İran savaşı tartışmaları, sertlik rejiminin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de sınırlarına yaklaşıldığını gösteriyor. Washington’da yapılan analizlerin büyük bölümü, İran’la doğrudan bir savaşın askerî olarak mümkün ama siyasal olarak yönetilemez olduğu noktasında birleşiyor. Çünkü böyle bir savaş, klasik anlamda iki devlet arasında cereyan edecek sınırlı bir cephe çatışması değil; Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e, Irak’tan Kızıldeniz’e uzanan çok katmanlı bir kriz zinciri üretme potansiyeli taşıyor. Bu zincirin her halkası, ABD’nin küresel önceliklerini daha da dağıtan yeni maliyetler anlamına geliyor.

Amerika Birleşik Devletleri açısından sorun, askerî kapasite eksikliği değildir. Sorun, bu kapasitenin hangi siyasal hedefe bağlanacağıdır. İran’la bir savaş, ne rejim değişikliği gibi net bir hedef sunmaktadır ne de savaştan sonra kurulabilecek istikrarlı bir düzen vaat etmektedir. Aksine böyle bir senaryo, ABD’yi uzun süredir kaçınmaya çalıştığı bir “sürekli angajman” döngüsüne geri çeker. Bu nedenle Washington’daki sert söylemler, çoğu zaman fiilî savaştan ziyade caydırıcılığı yeniden tesis etmeye yönelik psikolojik ve diplomatik baskı araçları olarak kullanılmaktadır.

Açık Devleti Kim Taşır?

Açık Devleti Kim Taşır?

Okumak istersen →

İran cephesinde ise tablo farklıdır. İran, doğrudan bir ABD–İran savaşını istememektedir; fakat sertlik eşiğinin yükselmesinden de geri durmamaktadır. Bunun nedeni, İran’ın gücünü doğrudan çatışmadan değil, çatışma ihtimalinin sürekli diri tutulmasından üretmesidir. Vekil ağları, asimetrik kapasitesi ve bölgesel nüfuzu, İran’a savaşmadan maliyet üretme imkânı sağlar. Ancak bu strateji de sınırsız değildir. Sertlik arttıkça İran’ın ekonomik ve toplumsal kırılganlıkları daha görünür hale gelmekte; bu da Tahran’ı kontrollü gerilim ile kontrolsüz tırmanma arasındaki dar hatta mahkûm etmektedir.

Bu noktada İsrail faktörü yeniden belirleyici hale geliyor. İsrail, İran’la ilgili tartışmalarda yalnızca bir bölgesel aktör değil; ABD’nin karar alma süreçlerini zorlayan bir ivme üreticisidir. İsrail açısından İran tehdidi ertelenebilir değil, yapısal bir sorundur. Bu nedenle İsrail, ABD’nin stratejik tereddütlerini sertlik yoluyla aşındırmaya çalışmakta; krizi sıcak tutarak Washington’u daha net pozisyon almaya zorlamaktadır. Ancak bu baskı, ABD–İsrail ilişkisini güçlendirmekten ziyade giderek daha kırılgan hale getirmektedir. Çünkü İsrail’in güvenlik öncelikleri ile ABD’nin küresel denge arayışı arasındaki mesafe açılmaktadır.

Amerika–İran savaşı ihtimali bu nedenle gerçek bir savaş senaryosundan çok, küresel sistemin sertlik eşiğini nerede durdurabileceği sorusunun bir göstergesi olarak okunmalıdır. ABD bu eşiği aşmak istememekte; İran bu eşiği yükselterek pazarlık alanını genişletmek istemekte; İsrail ise eşiğin aşılmasını kendi güvenliği için zorunlu görmektedir. Ortaya çıkan şey, savaşın kendisinden ziyade, savaş ihtimali üzerinden işleyen bir sertlik ekonomisidir.

Tam da bu yüzden Türkiye’nin konumu daha anlamlı hale geliyor. Türkiye, ABD–İran–İsrail üçgeninde taraflardan biri değildir; fakat bu üçgenin ürettiği sertliğin temas ettiği hemen her coğrafyada fiilen bulunmaktadır. Türkiye’nin avantajı, bu gerilimi kendi üzerine çekmeden yönetebilmesidir. Krizi üstlenmeden, cephe haline gelmeden; fakat krizin hangi yöne doğru genişleyeceğini ve ne hızla yayılacağını etkileyebilmektedir. ABD–İran hattında doğrudan bir savaşın önlenmesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir tercih değil, doğrudan güvenlik meselesidir. Ancak Türkiye bu hedefe sertliği yükselterek değil; sertliğin yeni cephelere, yeni aktörlere ve yeni coğrafyalara taşmasını engelleyerek yaklaşmaktadır. Krizi durdurmak gibi bir iddiası yoktur; fakat krizin Irak, Suriye, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’e kontrolsüz biçimde yayılmasını sınırlayacak bir ağırlık üretmektedir. Türkiye’nin yaptığı şey, çatışmanın merkezine girmek değil; çatışmanın taşma ihtimalini daraltmak, sertliği yoğunlaştırmak yerine emmek ve dağıtmaktır. Bu nedenle Türkiye, savaşın tarafı olmadan savaş ihtimalinin maliyetini yükselten; krizi sahiplenmeden krizin seyrini etkileyen bir konumda durmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’nin stratejik rolü, klasik arabuluculuk ya da tarafsızlık kavramlarıyla açıklanamaz. Türkiye, krizi çözmeye talip olmaktan çok, krizin kontrolden çıkmasını engelleyen bir ara katman işlevi görmektedir. ABD-İran gerilimi sıcak çatışmaya dönüştüğü anda, en büyük bedeli ödeyecek ülkelerden biri Türkiye olacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin dengeleyici tavrı ahlaki değil; doğrudan yapısal ve rasyonel bir tercihtir.

Amerika–İran savaşı tartışmaları, Ortadoğu’da yeni bir hegemonya doğumuna değil; mevcut hegemonik kapasitenin sınırlarına işaret etmektedir. Sertlik üretmek hâlâ mümkündür; fakat sertliği düzen kurucu bir güce dönüştürmek giderek zorlaşmaktadır. İsrail sertliği merkezileştirerek alan açmaya çalışmakta; İran sertliği yayarak maliyet üretmektedir; ABD sertliği yönetilebilir tutmaya çalışmaktadır. Türkiye ise sertliğin sistem dışına taşmasını engellemeye çalışan nadir aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Bugün Ortadoğu’da belirleyici olan, kimin daha sert vurduğu değil; kimin sertliği ne kadar süre ve hangi sınırlar içinde tutabildiğidir. Ve görünen o ki, önümüzdeki dönemin asıl mücadelesi de tam olarak bu sınırlar üzerinde yaşanacaktır.

Hayati Esen

Hayati Esen: 2012 yılında çeşitli dergi ve gazetelerde teoloji, siyaset ve sanat üzerine denemeleri yayımlandı. 2014 yılında fikrikadim.com adlı internet sitesini kurdu. 2023 yılında "Pis Roman" adlı bir roman yazdı. 2025 Yılında Simülasyonu Hacklemek: Modern İktidarın Anatomisi Kitabı yayınlandı. Yazılarını konuyorum.com'da yayınlamaya devam etmektedir.

Biyomühendislik Gezegeni Kurtarmaya Nasıl Yardımcı Olacak?
Previous Story

Biyomühendislik Gezegeni Kurtarmaya Nasıl Yardımcı Olacak?

Hıristiyanlık ve Amerikan Ordusu Arasındaki Temel Benzerlik
Next Story

Hıristiyanlık ve Amerikan Ordusu Arasındaki Temel Benzerlik

Biyomühendislik Gezegeni Kurtarmaya Nasıl Yardımcı Olacak?
Previous Story

Biyomühendislik Gezegeni Kurtarmaya Nasıl Yardımcı Olacak?

Hıristiyanlık ve Amerikan Ordusu Arasındaki Temel Benzerlik
Next Story

Hıristiyanlık ve Amerikan Ordusu Arasındaki Temel Benzerlik

Latest from Hayati Esen

İsrail’in Geleceği İkinci Bölüm

İsrail'in Geleceği İkinci Bölüm: Doğu Çağı Levant'ı Tasfiye mi Edecek? İlk bölümü bir soruyla bitirmiştik: Asya çağı Levant'ı dışlamak yerine kendi ticaret

İsrail Yeni Çağda Tutunabilir mi?

İsrail’in gücünü bugünkü ordusu, ittifakları ya da füze savunma sistemleriyle ölçmek yanıltıcıdır. Bunlar kısa vadeli göstergelerdir. Uzun vadede bir devletin konumunu belirleyen