Sertliğin üretildiği fakat yönetilemediği bir coğrafyada, yeni güç biçimi sınırlama kapasitesidir. Türkiye, savaşı durdurmadan savaşın sınırlarını daraltan bir konumda hareket etmelidir…
Ortaya çıkan tablo artık “savaş olur mu?” sorusunu aşmış durumda. İsrail’in İran hedeflerine yönelik doğrudan saldırıları ve buna eşlik eden Amerikan askerî angajmanı, Ortadoğu’da uzun süredir konuşulan ama ertelenen senaryoyu fiilen yürürlüğe soktu. Gerilim, bir eşik meselesi olmaktan çıkarak sıcak çatışma zeminine taşındı. Ancak bu durum, savaşın siyasal anlamda netleştiği ya da tarafların açık ve ulaşılabilir hedefler belirlediği anlamına gelmiyor. Aksine, savaşın başlaması belirsizliği azaltmak yerine derinleştiriyor.
Bugün yaşanan çatışma, klasik anlamda ilan edilmiş, hedefleri tanımlanmış ve bitişi öngörülebilir bir savaş değildir. Daha çok, uzun süredir biriken sertlik rejiminin kontrol kaybına yaklaşan bir fazıdır. Bu nedenle asıl mesele, savaşın varlığı değil; bu savaşın hangi sınırlar içinde tutulabileceği, ne kadar süre yönetilebilir kalacağı ve kimleri içine çekeceğidir.
Açık Devleti Kim Taşır?
Okumak istersen →Bu çerçevede savaşın fiilen başlaması, tabloyu niteliksel olarak değiştirmiş görünse de, stratejik mantığı kökten dönüştürmüş değildir. Amerika-İran-İsrail hattında yaşanan sıcak çatışmalar, bir “nihai hesaplaşma”dan çok, sertliğin yeni eşiklerle test edildiği bir süreci işaret ediyor. Sahada artan askerî hareketlilik, siyasî hedeflerin berraklaştığını değil; tam tersine, belirsizliğin daha da derinleştiğini gösteriyor. Hava saldırıları, misillemeler ve örtük operasyonlar birbirini izlerken, tarafların hiçbiri savaşın nereye varacağını açık biçimde tarif edebilecek bir stratejik çerçeve sunabilmiş değil. Bu durum, savaşın kendisini değil; savaşın kontrolünü temel mesele haline getiriyor.
ABD açısından bakıldığında, İsrail’le birlikte girilen bu savaş, Washington’un uzun süredir kaçınmaya çalıştığı bir risk alanını fiilen açmış durumda. Ancak bu, ABD’nin sınırsız bir angajmana hazır olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, sahadaki askerî hamlelerin büyük bölümü, çatışmayı dar tutma ve yayılmasını geciktirme kaygısıyla yürütülüyor. ABD, İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel ağlarını baskılamak isterken; aynı anda Körfez’den Akdeniz’e uzanacak bir yangının altından kalkamayacağının da farkında. Bu yüzden savaş, yüksek yoğunluklu ama sınırlı tutulmaya çalışılan bir çerçevede ilerliyor. Fakat bu çerçevenin ne kadar sürdürülebileceği belirsizdir; çünkü savaşın mantığı, onu başlatan iradeden çok, onu besleyen kriz halkaları tarafından belirlenir.
İran cephesinde ise savaş, uzun süredir kurulan “direnç mimarisi”nin gerçek bir stres testine dönüşmüş durumda. İran, doğrudan savaşa girmekten kaçınarak inşa ettiği vekil ve asimetrik kapasiteyi, şimdi daha açık ve daha maliyetli biçimde kullanmak zorunda kalıyor. Bu durum, İran’ın caydırıcılığını görünür kılarken; aynı zamanda rejimin iç kırılganlıklarını da daha sert biçimde açığa çıkarıyor. Ekonomik baskılar, toplumsal yorgunluk ve elit içi gerilimler, savaşın uzaması halinde İran’ın manevra alanını daraltabilecek faktörler olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla Tahran, savaşı büyüterek kazanmak değil; savaşı kontrollü biçimde sürdürerek pazarlık gücünü korumak istiyor.
İsrail açısından savaş, bir tercih değil, kaçınılmazlık olarak okunuyor. İsrail, İran’la yaşanan bu çatışmayı ertelenebilir bir güvenlik meselesi olarak değil; varoluşsal bir tehdit olarak kodluyor. Bu nedenle savaşın sınırlandırılması fikrine mesafeli duruyor ve çatışmayı mümkün olan en erken aşamada stratejik sonuç üretecek bir noktaya taşımayı hedefliyor. Ancak bu yaklaşım, İsrail’i askeri olarak merkezileştirirken diplomatik olarak yalnızlaştırıyor. Savaş uzadıkça, İsrail’in güvenlik öncelikleri ile müttefiklerinin maliyet algıları arasındaki fark daha görünür hale geliyor.
Tam da bu aşamada Türkiye’nin pozisyonu, savaşın gidişatı açısından dolaylı ama kritik bir rol üstleniyor. Türkiye, savaşın tarafı değildir ve olmamaya özen göstermektedir. Ancak savaşın coğrafi, siyasi ve ekonomik etkilerinin en hızlı temas ettiği ülkelerden biridir. Bu nedenle Ankara’nın temel stratejisi, çatışmayı kendi sınırlarına ve yakın çevresine doğru çekmeden yönetmektir. Türkiye’nin diplomasiyi canlı tutma ısrarı, bir “barış söylemi”nden ziyade, savaşın kontrolsüz biçimde genişlemesini önlemeye yönelik bir güvenlik refleksi olarak okunmalıdır.
Türkiye, bir yandan taraflarla konuşabilen ender aktörlerden biri olma kapasitesini korumaya çalışırken; diğer yandan savaşın Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz’de yeni cephelere dönüşmesini engelleyecek bir denge üretmektedir. Bu denge, yüksek sesli bir arabuluculuk iddiası değil; düşük profilli ama sürekli temaslara dayanan bir kriz yönetimi pratiğidir. Ankara’nın yaptığı şey, savaşı durdurmak değildir; savaşı çevreleyen belirsizliği sınırlamak, ani kırılmaların zincirleme etkiler üretmesini engellemektir.
Bu yaklaşım, Türkiye’yi ne pasif bir izleyici ne de gizli bir taraf haline getiriyor. Türkiye, savaşın dışında kalarak etkili olmayı; cepheye girmeden ağırlık koymayı hedefleyen bir çizgide ilerliyor. Diplomasinin canlı tutulması çağrıları, bu nedenle retorik değil; sahadaki sertliğin siyasî bir çerçeveye geri dönmesi için zaman kazanmaya yönelik hamlelerdir. Türkiye açısından zaman, savaşın kendisinden daha değerlidir; çünkü her geciken tırmanma, yeni pazarlık alanları ve yeni denge ihtimalleri üretir.
Amerika-İran-İsrail savaşı, Ortadoğu’da yeni bir düzenin doğuşundan çok, mevcut düzensizliğin kalıcılaştığını göstermektedir. Sertlik artık istisnai değil, süreklidir; fakat bu sertliği yönetebilecek siyasal kapasite giderek zayıflamaktadır. Bu ortamda belirleyici olan, kimin savaşı kazandığı değil; kimin savaşın yayılmasını sınırlayabildiğidir. Türkiye’nin önemi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: Savaşa girmeden, savaşın maliyetini yükselten; taraf olmadan, tarafların hareket alanını daraltan bir konumda durmaktadır. Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’daki asıl mücadele, cephe hatlarında değil; bu sınırlama kapasitesinin kimde toplanacağı üzerinde şekillenecektir.
