Son günlerde Türkiye’de bazı medya organları, sosyal medya ve yorumcular arasında sıkça dile getirilen bir iddia var: “ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı operasyonların ardından sıradaki hedef Türkiye.” Emekli Tümamiral Cihat Yaycı gibi isimler bu görüşü “Büyük Orta Doğu Projesi’nin devamı” olarak nitelendirirken, sosyal medyada “İran’dan sonra sıra bizde” söylemi hızla yayılıyor. Peki bu iddia gerçekçi mi? NATO üyesi, AB adaylığı devam eden, Orta Doğu ve Afrika’daki müttefikliklerini müttefikleriyle birlikte kuran bir Türkiye, İsrail ve ABD’nin askeri ya da stratejik “hedefi” olabilir mi? Bu soruyu güncel gelişmeler ışığında, somut verilere dayalı olarak inceleyelim.
Güncel Bağlam: İran Operasyonları ve Türkiye’nin Tutumu
28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ortak operasyonları, İran’ın nükleer tesislerini, füze altyapısını ve üst düzey komuta kademesini hedef aldı. İran Devrim Muhafızları liderliğinin büyük ölçüde etkisiz hale getirildiği, hatta bazı raporlara göre Ali Hamaney’in öldürüldüğü belirtiliyor. İran misilleme olarak İsrail’e ve bölgedeki ABD üslerine füze saldırıları düzenledi. Bu süreçte Türkiye net bir tutum aldı:
Magyar Macaristan’ın Zelenski’si mi olacak?
Okumak istersen →- Cumhurbaşkanı Erdoğan saldırıları “uluslararası hukuka açık ihlal” olarak nitelendirdi, “bölgesel istikrarsızlığa” karşı uyarıda bulundu ve ateşkes için diplomasi çağrısı yaptı.
- Dışişleri Bakanlığı, gelişmelerin “küresel istikrarı riske attığını” vurguladı.
- Türkiye, ABD güçlerine hava, kara ve deniz sahasını operasyon için kullanma izni vermediğini açıkladı.
Bu tutum, Türkiye’nin İran’la 500 km’lik sınırı, enerji bağımlılığı (%15-16 doğal gaz ithalatı) ve Kürt sorunu gibi güvenlik kaygılarını yansıtıyor. Ankara, İran’ın parçalanmasının PKK/PJAK unsurlarına alan açmasından, mülteci akınından ve enerji fiyatlarındaki sıçramadan endişe duyuyor.
İddiaların Kaynakları: Retorik mi, Gerçek Tehdit mi?
İddialar iki taraftan besleniyor:
- Türkiye tarafı: Cihat Yaycı gibi analistler, operasyonu “Büyük İsrail Projesi”nin parçası olarak görüyor ve “İran’dan sonra Türkiye” diyor. Bu görüş, milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerde yankı buluyor.
- İsrail tarafı: Eski Başbakan Naftali Bennett, Şubat 2026’da “Türkiye yeni İran’dır” diyerek Erdoğan’ı “sofistike ve tehlikeli bir rakip” ilan etti. Türkiye’yi Katar’la birlikte “Sünni eksen” kurmakla, Suriye ve Afrika’da İsrail’i kuşatmakla suçladı. Benzer görüşler bazı İsrailli yorumcularca tekrarlanıyor.
ABD tarafında ise emekli Albay Douglas Macgregor gibi Trump döneminden tanınan isimler, “İran yok edilirse sıra Türkiye’ye gelir, özellikle Suriye’de çatışma yaşanabilir” diyor. Ancak bunlar resmi politika değil; Macgregor eleştirel bir yorumcu, Bennett ise muhalif bir siyasetçi.
Bu söylemler, her iki ülkede de iç siyaseti besliyor: Türkiye’de “dış tehdit” narratifi birlik çağrısı yapıyor; İsrail’de ise Netanyahu hükümeti yeni bir “varoluşsal tehdit” yaratarak dikkat dağıtıyor.
Neden Doğrudan Hedef Olması Mümkün Değil?
Türkiye’yi İran’la aynı kefeye koymak stratejik olarak mantıksızdır. İşte somut nedenler:
- NATO Üyeliği ve ABD İlişkileri: Türkiye 1952’den beri NATO üyesi. ABD’nin İncirlik Üssü gibi kritik varlığı burada. Bir NATO ülkesine İsrail ya da ABD tarafından doğrudan askeri saldırı, ittifakı çökertir, Article 5 tartışmasını başlatır ve küresel krize yol açar. Trump-Erdoğan ilişkisinin “kişisel” düzeyde iyi olduğu biliniyor; gerilimlere rağmen (S-400, CAATSA yaptırımları) ABD, Türkiye’yi “stratejik ortak” olarak görüyor.
- Stratejik Değer: Türkiye Boğazlar’ı kontrol ediyor, Karadeniz ve Akdeniz enerji koridorlarında kilit rol oynuyor. Afrika’da (Somali, Libya) ve Orta Doğu’da (Azerbaycan, Katar) askeri/ekonomik varlığı, Batı için istikrar unsuru. İran gibi “nükleer tehdit” ya da “vekil ordularla doğrudan İsrail’e saldırı” profili yok. Türkiye Hamas’a siyasi destek verse de doğrudan çatışmaya girmiyor.
- Maliyet-Fayda Hesabı: İran’a operasyon bile bölgesel kaos yarattı (fiyat şokları, üs saldırıları). Türkiye’ye karşı benzer bir adım, NATO’yu parçalar, enerji krizini derinleştirir, Avrupa’yı vurur. Ekonomik ambargo ya da diplomatik baskı mümkün olsa da askeri “hedef” statüsü gerçekçi değil.
- Karşılaştırma: İran, İsrail için “varoluşsal tehdit” (nükleer program, Hizbullah, Hamas desteği). Türkiye ise rakip ama “yönetilebilir” bir güç. Ticaret ilişkileri (2023’te 7 milyar dolar civarı) geçmişte devam etti; tam ambargo bile kısmi uygulanıyor.
Olası Riskler: Doğrudan Değil, Dolaylı Rekabet
Tamamen masum bir senaryo da yok. Gerilim alanları şöyle:
- Suriye’de nüfuz yarışı (Türkiye’nin kuzey operasyonları vs. İsrail’in yeni rejimle ilişkileri).
- Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta enerji rekabeti.
- Afrika’da (Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması gibi) ve Hamas-Qatar ekseninde ideolojik çatışma.
- İran’ın zayıflaması sonrası PKK unsurlarının kuzey İran’da hareketlenmesi.
Bu alanlarda diplomatik, ekonomik veya proxy gerilim artabilir. Ancak bunlar “hedef alınmak” değil, klasik büyük güç rekabetidir. Türkiye’nin 1 milyonluk ordusu, yerli savunma sanayii (%80+ yerlilik) ve bölgesel müttefikleri (Azerbaycan, Libya, Somali üsleri) caydırıcılık sağlar.
Sonuç: Abartılı İddialar, Gerçekçi Strateji
“İran’dan sonra Türkiye hedef” iddiası, jeopolitik gerçeklerle örtüşmüyor. Bu söylem daha çok iç siyaseti mobilize etmek, milliyetçi duyguları harekete geçirmek ve diplomasiyi güçlendirmek için kullanılıyor. Türkiye, NATO şemsiyesi altında, AB perspektifiyle ve bölgesel ittifaklarla zaten “hedef alınamayacak” konumda. Asıl fırsat, İran sonrası boşluğu doldurmak: Enerji hub’ı olmak, arabuluculuk rolü üstlenmek, istikrarsızlığı minimuma indirmek.
Türkiye’nin gücü, “hedef” olmaktan değil, dengeleri yönetebilmesinden geliyor. Abartılı korku senaryoları yerine soğukkanlı diplomasi ve savunma kapasitesini artırmak en rasyonel yol. Bölge zaten yeterince yangın yeri; yeni bir cephe açmak kimsenin çıkarına değil. Tarih, büyük güçlerin müttefiklerini “hedef” almadığını defalarca gösterdi. Türkiye de bu gerçeğin farkında hareket etmeli.



