Bir gün süpermarkette olduğunuzu ama tuhaf bir şekilde kartınızın çalışmadığını hayal edin. Hesabınızı çevrimiçi kontrol etmeye çalışıyorsunuz ancak giriş yapmanıza izin verilmiyor. Bankayı arıyorsunuz, ancak size bunun neden olduğuna dair herhangi bir bilgi veremeyeceklerini söylüyorlar. Eve gidip ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz, belki adınızı Google’da aratıyorsunuz. Ve sonra öğreniyorsunuz: Adınız bir yaptırım listesine girmiş. Ancak haftalar sonra yeni statünüz hakkında sizi bilgilendiren resmi bir mektup alıyorsunuz. Mektubun kendisi hatalarla dolu. Tam olarak neyi yanlış yapmış olduğunuz belirsiz. Ve kendinizi nasıl savunabileceğinize dair hiçbir bilgi yok.
Son zamanlarda bu tür vakalar her zamankinden daha yaygın hale geldi. Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa Birliği tarafından uygulanan, başlangıçta diktatörlüklere ve insan hakları ihlalcilerine karşı askeri müdahale veya polis önlemlerine “daha nazik” bir alternatif olarak tasarlanan ekonomik ve seyahat yaptırımları, giderek siyasi görüşleri “kabul edilemez” bulunan bireyleri ve kuruluşları hedef alıyor. Son aylarda birkaç vaka uluslararası alanda ses getirdi.
ABD NATO’dan Çıkarsa Türkiye Ne Yapacak?
Okumak istersen →Ağustos 2025’te, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) görevli Fransız yargıç Nicolas Guillou, kendisini finansal sistemden ve çoğu çevrimiçi hizmetten dışlanmış buldu. Neden mi? Çünkü mahkeme İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkardığı için Amerika Birleşik Devletleri onu; El Kaide üyeleri, uyuşturucu kaçakçıları ve Vladimir Putin’in de bulunduğu bir yaptırım listesine dahil etti. Diğer beş UCM yargıcı ve üç savcı da yaptırım listesine girdi.
Bu sırada Almanya’da adli yardım kuruluşu Rote Hilfe, Alman Komünist Partisi (DKP) ve diğer sol örgütlerin hesaplarının kapatılması manşetlere taşındı. ABD hükümeti “Antifa”yı terör örgütü ilan etti; bu nedenle SWIFT gibi ABD merkezli sistemleri kullanarak faaliyet göstermek isteyen bankalar, Antifa ile ilişkili kişilere adli yardım sağlayan kuruluşların hesaplarını kapatmak (debanking) gibi yöntemlerle bu belirsiz grubu desteklemeyi bırakmaları için baskı görüyor.
AB de yaptırımlar yoluyla baskıyı artırıyor. Alman blog yazarları Alina Lipp ve Thomas Röper Mayıs 2025’ten bu yana yaptırım altında. İsviçre istihbarat servisinin eski çalışanı, askeri analist ve RT kanalının düzenli yorumcusu Jacques Baud, Putin’e sözde destek verdiği gerekçesiyle yaptırım listesine alındı; AB makamları bununla Baud’un Ukrayna savaşı öncesindeki Batı politikasına yönelik Rusya yanlısı analizlerini kastediyor. Rusya’da yaşayan sağcı blog yazarları Lipp ve Röper için yaptırımların günlük yaşamları üzerinde etkisi az. Ancak Baud, AB’nin kalbi Brüksel’de yaşıyor. Şubat ayı başında kendisine “insani muafiyet” tanınana kadar tüm hesapları donduruldu. Önlemler seyahat kısıtlamalarını da içeriyor: Baud’un Belçika’dan ayrılmasına, hatta kendi adına müdahale etmek isteyen memleketi İsviçre’ye gitmesine bile izin verilmiyor. Aynı yaptırım paketiyle bir Fransız vatandaşı da listeye eklendi.
“Sıfıra İndirgenmek”
Özel ilgiyi hak eden bir vaka da Alman gazeteci Hüseyin Doğru’nun durumudur. AB’nin Mayıs 2025’te kendisini yaptırım listesine almasından bu yana, hesaplarına erişimi yok ve seyahat etmesi yasak. Berlin’de yaşayan Doğru, yaptırımlardan diğerlerinden çok daha fazla etkilenmiş durumda. Berlin’deki bir röportajda Doğru, “Bana bir kahve bile ısmarlayamazsınız,” diyor. “Teorik olarak, karım alışveriş yaptıktan sonra buzdolabından bir şey alıp yememe bile izin yok.” Yaptırımların uygulanmasından sorumlu olan Alman Bundesbank, banka hesabından aylık 506 Euro tutarında asgari geçim ödeneği çekmesi için ona bir muafiyet tanıdı. Ancak bu küçük meblağ bile bankası tarafından geçici olarak bloke edildi. Doğru, “Yeni doğan bebeklerimi besleyemiyorum,” diyor. “Varoluşsal düzeyde sıfıra indirgeniyorsunuz.”
Doğru, sömürgecilik karşıtı perspektiflerde uzmanlaşmış “red.” portalının genel yayın yönetmeniydi. Red. yaptırımlar nedeniyle faaliyetlerini durdurdu. Doğru’nun davası, cezalandırılmasının resmi gerekçesi nedeniyle benzersiz: Rusya’ya sözde desteği cezalandıran RUSDA yaptırım rejimindeki, Orta Doğu çatışmasına atıfta bulunan tek kayıt ona ait. Doğru, şirketi AFA Medya ve red. web sitesinin; “şiddetli gösterileri” destekleyerek ve “sistemli bir şekilde yanlış bilgi yayarak” Rusya’nın “Avrupa Birliği’ndeki istikrar ve güvenliği sarsma veya tehdit etme” girişimlerine destek verdiği iddia ediliyor. AB, Doğru’yu “Rus devlet propaganda birimleriyle yakın finansal ve organizasyonel bağlantılar” sürdürmekle suçluyor. AB, Doğru’nun “Rus devlet medya kuruluşlarıyla derin yapısal bağlara, personel rotasyonu dahil karşılıklı ilişkilere sahip olduğunu” iddia ediyor.
Söz konusu “şiddetli” gösteri, 2024 yılında Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’nin Filistin yanlısı aktivistler tarafından işgal edilmesine atıfta bulunuyor. Doğru, web sitesinde bu işgal hakkında haber yaptığı için, “eylemcilerin” Hamas gibi terör gruplarının ideolojisini ve sembollerini yaymaları için bir platform oluşturmakla suçlanıyor. Alman hükümetine veya müttefiklerine karşı protestoları haberleştirmek, demokraside temel bir hakkın kullanılması mı yoksa düşman bir güç adına siyasi bir yıkım faaliyeti mi? AB’ye göre ikincisi.
Yaptırımlardan önce, Alman gazetelerinde Doğru’nun Rus hükümetine siyasi yakınlığını ve finansmanını kanıtlamaya çalışan bir dizi makale yayınlanmıştı. Doğru, Gazze’deki savaş ve Almanya’daki Filistin yanlısı gösterilerin bastırılması konusundaki kapsamlı haberleri nedeniyle gazetecilerin hedefi haline gelmiş görünüyor. Gazetecilerden biri hala Doğru’nun peşini bırakmıyor; yaptırımlara aykırı olarak ödeme almadığından emin olmak için Doğru’nun konuştuğu panellerin organizatörlerine basın soruları gönderiyor.
Doğru, AB’nin suçlamalarını kesin bir dille reddediyor. “Red. asla Rusya’dan veya Rus yayıncılarından finansal destek almadı,” diye vurguluyor. Yayının kısmen kendi birikimleriyle ama esas olarak bağışlarla finanse edildiğini söylüyor. Ancak Rus medyasıyla dolaylı bağlantılar vardı. Doğru, red.’i kurmadan önce, RT’nin bir yan kuruluşu olan Ruptly video ajansı için video içeriği ve belgeseller üreten Redfish’te çalışmıştı. AB, RT’yi bir propaganda aracı olarak sınıflandırıyor ve Avrupa’da engelliyor. Peki, o dönemde yasal olan bir kanalın yan kuruluşunun yan kuruluşu için çalışmış olmak yasa dışı mı? RT ve Ruptly, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra bir personel göçü yaşadı ve Redfish faaliyetlerini durdurdu. Doğru daha sonra red.’i kurdu. Çalışanlarından bazıları daha önce Redfish’te çalışmıştı. Doğru, Ruptly ve RT’nin Redfish’teki içerikler üzerinde asla bir kontrol uygulamadığını vurguluyor. Redfish ayrıca Keşmir çatışması ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonraki savaş karşıtı protestolar gibi Rus siyasetine eleştirel bakan videolar da üretmişti. Doğru, Ruptly ile çalışmanın, başka türlü finanse edilmesi zor olacak solcu gazetecilik yapmak için sadece bir fırsat olduğunu söylüyor.
Doğru’ya göre, Humboldt işgali hakkındaki haberler normal bir gazetecilik pratiğiydi. “Kaynaklarımız bizi yaklaşan bir siyasi müdahale hakkında önceden bilgilendirdi,” bu yüzden her gazetecinin yapacağı gibi özel erişimini kullanarak haber yaptı. “Görünüşe göre devlet, buradaki (Almanya) Filistin yanlısı aktivistlerin üzerindeki baskıya dair eleştirel haberlerimizden rahatsız oldu.”
Caydırıcı Etki (Chilling Effect)
Doğru’nun davası, Avrupa’da ifade özgürlüğü hakkında ciddi sorular doğuruyor. Neyin kabul edilebilir gazetecilik, neyin bastırılması gereken propaganda olduğuna kim karar veriyor? Dezenformasyon tam olarak nedir; sadece gerçeklerin farklı bir yorumu mu? Görüşler dezenformasyon olarak cezalandırılabilir mi? AB, Doğru üzerinden bir örnek teşkil ediyor. Bu bir uyarı: “Eğer gazeteciler hoşumuza gitmeyen bir şekilde haber yaparsa, hayatlarını mahvedebiliriz.”
Caydırıcı etki şimdiden etkisini gösteriyor: Doğru, sol siyasetçilerden, gazetecilerden veya medyadan çok az (kamusal) dayanışma gördü. Bazı sol yayınlar davayı haberleştirmeyi tamamen reddetti; Doğru, Putin yanlısı olma suçlamalarıyla çok fazla “lekelenmiş” durumda. Doğru’ya yardım etmeye yönelik birkaç girişim ise engellendi. Alman gazetesi Junge Welt Doğru’ya iş vermek istedi ancak Bundesbank tarafından bunun “yasaklanmış ekonomik yardım” teşkil edeceği konusunda bilgilendirildi. Bugüne kadar, avukatının defalarca sormasına rağmen Doğru, çalışmasına izin verilip verilmediğine dair somut bir yanıt alamadı.
Rote Hilfe sözcüsü Ezra Abendrot, “Gazeteciler yaptırımlar veya hesap kapatmalar yoluyla mesleki ve maddi varlıklarından mahrum bırakılıyor; bu, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırıdır,” diyor. “Hüseyin Doğru’nun AB yaptırım listesinde yer alması, bu araçların ne kadar geniş kapsamlı ve keyfi olabileceğini gösteriyor.” Rote Hilfe’nin kendisi de bu tür yaptırımların kurbanı oldu. Geçen sonbaharda, yerel bir banka örgütün hesaplarını bloke etti. Abendrot’a göre, yaptırım listelerinin ve hesap kapatma gibi önlemlerin genişletilmesi, “tırmanan otoriterleşme ve siyasi muhalefetin zulme uğraması bağlamında görülmelidir.” Diğer baskı alanlarında olduğu gibi, Kürt hareketi Almanya’da bu tür önlemlerin erken bir kurbanı olmuştu. Örneğin 2015 yılında yerel bir banka, Rojava için açılan bir bağış hesabını kapatmıştı.
Sürekli genişleyen bu yaptırım mekanizmasını anlamaya çalışan herkes, Londra merkezli hukuk profesörü Eva Nanopoulos’un çalışmalarıyla karşılaşacaktır. Nanopoulos, yaptırımların bugün nadiren incelemeye tabi tutulmasından endişe duyuyor. Sistem, 11 Eylül sonrasında “terörle mücadele”nin bir parçası olarak AB tarafından büyük ölçüde genişletildiğinde, yasama sürecinden yoksun olan ve ceza yargılamasına tabi olmayan bu idari önlemlere yönelik hala çok sayıda eleştiri vardı. Bugün Nanopoulos, yaptırımların “çok daha acımasız” olduğunu ancak eleştirilerin neredeyse sustuğunu söylüyor. “Belirli terörizm biçimlerinin olağanüstü önlemler gerektirdiği iddiasını basitçe kabul etmiş görünüyoruz,” diyor.
Yaptırımlar uzun süredir askeri müdahaleye karşı daha nazik bir alternatif olarak görülüyor. Nanopoulos, sözde belirli bireyleri hedef alan ve genel nüfusu esirgeyen bu “akıllı yaptırımlar” anlatısını liberal bir efsane olarak değerlendiriyor. Bu tür araçlar 1990’ların insani icatları değil, daha önce Soğuk Savaş ve “uyuşturucuyla mücadele” bağlamında Amerika Birleşik Devletleri tarafından geliştirilmişti. Bazı tahminlere göre, 1990’larda Irak’a uygulanan ve sadece liderliği hedef aldığı iddia edilen yaptırımlar, esas olarak ilaç ablukası nedeniyle yaklaşık 500.000 çocuğun ölümüne yol açtı. Ancak Nanopoulos yaptırımlar üzerine temel bir tartışma çağrısında da bulunuyor: “Yaptırımları etkilerine göre iyi veya kötü olarak yargılamamalıyız. Burada tanık olduğumuz güç kullanımı biçimi hakkında temel bir tartışma yürütmemiz gerekiyor.”
Savunmasız
Son birkaç yıl içinde sistem balon gibi şişti. Sadece AB, neredeyse altı bin bireyi, kuruluşu ve hükümeti etkileyen otuz üç yaptırım rejimini sürdürüyor. Bu yaptırımlar; Belarus veya İran gibi belirli ülkelerden aktörlere karşı silah ambargoları, seyahat kısıtlamaları, ekonomik ve finansal ablukalar gibi önlemlerin yanı sıra, kimyasal silahların yayılmasını veya terör örgütlerini engellemeyi amaçlayan ulusötesi rejimleri de içeriyor. Ukrayna savaşıyla ilgili yaptırım rejimi, açık ara en fazla vakayı oluşturuyor. Her yıl yaptırım uygulanan yeni kuruluşların sayısı 2000’lerin başından bu yana patlama yaptı; yılda sadece yüz civarı vakadan, yılda birkaç yüz yeni kayda —hatta Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra 2022’de binin üzerine— çıktı. Şimdi yaptırımlar giderek daha fazla AB vatandaşını etkiliyor. Nanopoulos, “Klasik emperyal bumeranga tanık oluyoruz,” diyor. “Başkalarına karşı harekete geçmek için getirdiğimiz şey, şimdi dönüp bizi vuruyor.”
Doğru’nun anlatımına göre yaptırımlar Kafkaesk bir sistem. “Mahkeme yok, yargılama yok, savunma yok, suçlama yok, kanıt yok. Buradan nasıl çıkacağınızı kendiniz çözmek zorundasınız.” Teorik olarak, yaptırım paketi yürürlüğe girdikten sonra AB Bakanlar Konseyi’ne itirazda bulunmak için otuz gününüz var. Ancak Doğru, yaptırımların yürürlüğe girmesinden haftalar sonra, yaptırımlar hakkında kendisini bilgilendiren bir mektup aldı — ve mektup Berlin’deki evine değil, AFA Medya tarafından ofis olarak kullanılan İstanbul’daki bir ortak çalışma alanının adresine gönderilmişti. Dahası, mektup temel olgusal hatalar içeriyordu: Doğru, vatandaşlığa kabulünden bu yana Alman vatandaşı olmasına rağmen, Türk vatandaşı olarak listelenmişti. Doğru’nun avukatı en azından karısının (kendisi listede değil) hesaplarının blokesini kaldırmayı başardı. Ayrıca dosyalara erişim izni verildi, böylece Doğru artık en azından tam olarak neyle suçlandığını biliyor. Ancak yine de bu bilgiyi yayınlamasına izin verilmiyor.
Her şey kuralına göre gitse bile, kendini savunmak hala kolay değil. Yaptırım listeleri son derece şeffaf olmayan bir süreçte oluşturuluyor: Ulusal hükümetler AB Bakanlar Konseyi’ne isimler öneriyor, konsey de yaptırım önlemlerine karar veriyor. Öncesinde ulusal bir kovuşturma gerekmiyor. Çünkü yaptırımlar suç teşkil eden fiilleri değil, siyasi hataları ele alıyor. Kararların dayandığı belgeler ve kararların alındığı Bakanlar Konseyi toplantılarının tutanakları, genellikle sözde güvenlik çıkarları adına gizli olarak sınıflandırılıyor. Bu, halkın veya etkilenenlerin ve avukatlarının bunlara erişemeyeceği anlamına geliyor. Nanopoulos, “Kendi ülkesinde aksi takdirde geçerli olacak hukuk devleti ilkelerini devre dışı bırakmak için bu tür listeleri kullanmak aslında oldukça zekice,” diyor. Bu sistemin yasal olması pek mümkün görünmüyor. Sahra Wagenknecht İttifakı tarafından Avrupa Parlamentosu’nda talep edilen ve Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Divanı’nın eski yargıçlarından Ninon Colneric tarafından yazılan bir bilirkişi raporu, geçen sonbaharda Doğru’ya uygulananlar gibi yaptırımların, özellikle de dezenformasyon suçlamasının çok belirsiz olması nedeniyle hem AB hukukunu hem de uluslararası hukuku ihlal ettiği sonucuna vardı. Özellikle, yaptırımlar uygulanmadan önce dinlenme hakkının reddedilmesi hem ölçüsüz hem de hukuka aykırı görünüyor.
Avrupalıların Amerikan yaptırımlarına nasıl karşı koyacağı ise daha da belirsiz. 1996 yılında AB, ABD hukukunun Avrupa topraklarındaki sınır ötesi etkisini önlemeyi amaçlayan “engelleme yasası” (blocking statute) adlı bir düzenleme çıkardı. 2018 ve 2021’deki güncellemeler, Avrupalı kuruluşların ve şirketlerin Avrupa vatandaşlarına zarar veren yasaları uygulamasını açıkça yasaklıyor. Nanopoulos, “Ancak bugün Avrupa siyasetinde, kendi vatandaşlarını korumak için [AB’nin] kendi yasalarını uygulama iradesi çok az görünüyor,” diye belirtiyor. Rote Hilfe bu düzeyde bazı başarılar elde etti: Bölge mahkemesi, “otoriter bir yabancı hükümetin” siyasi kararlarının değil, Alman ve Avrupa hukukunun geçerli olduğuna karar verdi. Bu, Rote Hilfe’nin hesaplarının şimdilik açık kalacağı anlamına geliyor.
Ancak Rote Hilfe’den Ezra Abendrot, bu sistemi alt etmek için tek başına yasal yolların yeterli olmayacağını belirtiyor. Otoriter önlemler siyasi bir sorundur ve siyasi olarak mücadele edilmesi gerekir. Ancak yaptırım sistemine karşı direniş pek iyi görünmüyor. Şubat ayı başında Alman Federal Meclisi (Bundestag), yaptırımların ulusal düzeyde uygulanmasını uyumlu hale getirmeyi amaçlayan bir AB direktifini hayata geçirdi. Bu değişiklikle birlikte, yaptırımların ihlali resmen suç haline geliyor. Yeni yasa, kuralların muazzam bir şekilde sıkılaştırılması anlamına geliyor. Buna karşı sadece aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi oy kullanırken, Yeşiller ve Sol Parti çekimser kaldı.
Batı, diğer devletlerin sözde otoriterliğine direnmek adına yaptırımlara veya savaşa giderek daha fazla başvururken, kendi sınırları içinde de hukuk devletini ve beraberinde getirdiği güvenceleri baltalayan bir dizi enstrüman inşa ediyor. İronik bir şekilde, özgürlüğü savunma adına, liberal demokrasiler başka yerlerde savaştıklarını iddia ettikleri otoriter uygulamaların aynısını üretiyorlar.
Kaynak Link: https://znetwork.org/znetarticle/europe-is-sanctioning-critics-of-israel-and-militarism/



