Devletin Çözülüşü -V-: Yeni Bir Kamusal Alanın Eşiğinde

Mart 17, 2026
Devletin Çözülüşü -V-: Yeni Bir Kamusal Alanın Eşiğinde

ABD-İsrail-İran savaşının 18. gününde, Hürmüz Boğazı’nın kapandığı ve Gazze’de adı “ateşkes” olan ama içi çoktan boşaltılmış bir anlaşmanın kâğıt üzerinde yürürlükte olduğu bu anda, yeni bir kamusal alanın ne olabileceğini sormak, entelektüel bir lüks değil; varoluşsal bir zorunluluktur.

Bu yeni kamusal alanın anatomisini çizmek için önce onun ne olmadığını tespit etmek gerekir. Çünkü zihin, alışkanlık gereği, yeni olanı eski kalıplarla kavramaya çalışır; yeni kamusallığı da ya bir sivil toplum idealinin rönesansı, ya da farklı araçlarla donanmış eski demokratik kurumların restorasyonu olarak okumak ister. Oysa söz konusu olan ne eski kamunun güncellenmesi ne de liberal demokrasinin bir sonraki versiyonudur. Ortaya çıkmakta olan şey, temsil ilişkisini değil, tanınma ilişkisini merkeze alan, hiyerarşik delegasyona değil, karşılıklı şahitliğe dayanan bambaşka bir kamusal yapıdır. Bu yapıda siyaset, belirli bir çıkarın ya da ideolojinin kolektif ölçekte dayatılması olmaktan çıkar; kendi özünü bilen öznelerin, birbirinin özünü tanıyarak kurduğu anlam müzakeresi haline gelir. Bu soyut görünen iddianın ne denli acil ve somut olduğunu anlamak için bugünün haberlerine bakmak yeterlidir: ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların 18. gününde İran şehirleri bombalanmakta, Hürmüz Boğazı’ndan petrol akışı durmuş durumda, Gazze’de ise adı “ateşkes” olan ama içi boşaltılmış bir barış anlaşması kâğıt üzerinde yürürlükte. Temsil mekanizmaları, temsil ettiklerini iddia ettikleri insanların acısını ne görüyor ne de durdurabilmektedir.

Açık Devleti Kim Taşır?

Açık Devleti Kim Taşır?

Okumak istersen →

Böyle bir tabloda, mevcut yapıların mantığına karşı durmak kaçınılmaz hale gelir. Ama bu karşı duruş, yalnızca dijital platformlara ya da tekil kurumlara yönelik bir tepkiye indirgenemez. Zira sorun, belirli bir teknolojinin ya da belirli bir yönetimin yarattığı bir sapma değil; insanı sürekli dışsal yapılara bağımlı kılarak kendi merkezinden koparan çok daha köklü bir mantığın aldığı ardışık biçimlerdir. Bu mantık, sanayi kapitalizminde insanı üretim bandına zincirledi; finans kapitalizminde onu borcun döngüsel zamanına kapattı; tüketim toplumunda kimliğini satın alma eylemine bağladı. Günümüzde ise bu mantık, hem dijital mimari hem de askeri şiddet aracılığıyla kendini yeniden üretiyor. Trump’ın “İran’la savaş yakında bitecek, o zaman dünya daha güvenli bir yer olacak” söylemi ile bir veri şirketinin “kullanıcıların güvenliğini koruyoruz” söylemi, aynı mantığın iki farklı ölçekteki tezahürüdür: Güçlü olan, zayıfın varlığını kendi çıkarına göre yeniden tanımlar ve bu yeniden tanımlama daima bir koruma söylemiyle meşrulaştırılır. Dolayısıyla yeni siyasetin ilk hamlesi, bu zincirin yalnızca son halkasını değil, bütünün mantığını hedef alan mimari bir hamledir: insanın dikkatini, zamanını ve varlıksal enerjisini bu makinelerden – tüm bu makinelerden, savaş makinesi dahil – geri alma eylemi.

“Varlıksal enerji” burada belirleyici bir kavramdır. Kastedilen yalnızca ekran süresi ya da boşa harcanan vakit değil, bir insanın dünyaya yönelme kapasitesinin bütünüdür; neye dikkat ettiği, neyle meşgul olduğu, neyi önemli saydığı ve bu önem sıralamasını kimin ya da neyin belirlediği. Kapitalizmin her evresi bu kapasiteyi farklı biçimlerde gasp etmiştir; savaşlar ise bu gasp’ın en ham, en doğrudan biçimidir. İran’ın 17 ilinde yalnızca tek bir günde gerçekleşen 243 saldırıda hayatını kaybeden ya da yaralanan sivillerin her biri, bu kapasitenin en vahşi biçimde elinden alınmasının somut kanıtıdır. Ama aynı gasp, daha sessiz biçimlerde de işler: ömür boyunca anlamsız bulduğu işte çalışmaya mahkûm olan insanda, kimliğini tüketim kalıplarına göre inşa etmek zorunda kalan bireyde, iradesini dört yılda bir sandığa bırakıp aradaki zamanı siyasi suskunlukla geçiren yurttaşta ve sabah uyandığında henüz kendi sesi duyulmadan dikkati dışsal bir akışa teslim eden herkesin gündelik halinde kendini gösterir. Şiddetin farklı yoğunlukları, aynı yapısal mantığın farklı ölçekleridir; aralarında derece farkı vardır, tür farkı yoktur.

Dolayısıyla geri alma eylemi, bir feragat ya da nostalji değildir. Bu eylem, özünde bir yeniden tahsistir: insanın dikkatini, zamanını ve enerjisini bu makinelerden geri alması, onları yok sayması değil; bu kaynakları kimin ya da neyin yönettiğine dair egemenliği yeniden üstlenmesidir. Ve bu egemenlik, bireysel düzeyde kaldığı sürece yalnızca bir varoluş tercihi, içsel bir arınma arayışıdır. Ama kolektif bir bilinçle kurulduğunda, siyasi bir anlam kazanır. Bugün dünyanın dört bir yanında İran’a yönelik savaşa karşı sokaklara dökülen insanlar, Gazze’ye insani yardım taşımak için engelleri aşmaya çalışan aktivistler, bölgeden kaçamayan sivillerin sesini duyurmaya çalışan gazeteciler, hepsinin yaptığı nihayetinde budur: resmi yapıların terk ettiği ya da bizzat işgal ettiği alanda, karşılıklı tanınma üzerine kurulu geçici ama gerçek bir kamusal varlık icat etmek. Yeni siyaset, tam da bu zoraki icatların içinde, bu ısrarcı şahitlik eylemlerinin arasında filizlenmektedir.

Peki bu ortak zemin üzerinde egemenlik nasıl biçim alacaktır? Klasik siyaset felsefesi, egemenliği tek bir kaynağa- Tanrı’ya, halka ya da tarihin zorunlu akışına-bağlamıştır. Oysa bu tekil kaynakların her biri, kendi döneminde meşruiyetini yitirdi; çünkü her biri, nihayetinde belirli bir grubun kendi iktidarını evrensel bir ilke olarak sunmasının aracına dönüştü. Bugün bu sorun daha da ağırlaşmıştır: ABD, “nükleer savaşı önlemek” adına bir ülkeyi bombuluyor; İsrail “güvenlik” adına milyonlarca insanı kuşatma altında tutuyor; İran “direniş” adına kendi halkına ve bölge ülkelerine yönelik misilleme saldırıları düzenliyor. Bu üç söylem, birbirinden farklı görünse de yapısal olarak özdeştir: Hepsi, belirli bir egemenlik iddiasını evrensel bir zorunluluk olarak sunmakta ve bu sunumu insanların üzerinde kurulu korku ya da fedakarlık talebiyle meşrulaştırmaktadır. Bu döngüyü kıracak olan, çoğul ama bütünlüklü bir egemenlik anlayışıdır: Her özne, kendi iç bütünlüğünden hareketle siyasi bir varlık olarak tezahür eder; bu tekil tezahürler, ortak bir müzakere alanında karşılaştığında ne sürünün itaatini ne de atomların tesadüfi çarpışmasını, aksine birbirini dönüştüren öznelerin canlı gerilimini üretir.

Burada temsil meselesine de yeniden bakmak gerekmektedir. BM Güvenlik Konseyi, defalarca toplandı, defalarca daimi üyelerin vetosuyla felç oldu. İnsanlığın ortak iradesini temsil etmesi gereken yapı, en kritik anlarda o iradenin önündeki en büyük engele dönüştü. Bu, yalnızca kurumsal bir başarısızlık değil, temsil mantığının yapısal bir çöküşüdür: Temsil, daima temsil edilen ile temsil eden arasındaki uçurumu büyütme riski taşır; ve bu uçurum, güç yoğunlaştıkça derinleşir. Şimdi gereken, sürekli bağlantı değil, sürekli müzakeredir; anlık tepki değil, dönüştürücü diyalogdur. Yeni temsil biçimleri, bu müzakere kapasitesini ölçecek, kayıt altına alacak ve kurumsal sonuçlara bağlayacak mekanizmalar geliştirmek zorundadır. Bu mekanizmalar, katılıma değil anlayışa, niceliğe değil niteliğe dayalı olmak durumundadır.

Siyasetin ekonomiyle ilişkisi de bu çerçevede yeniden kurulmak zorundadır. Bugün İran-ABD-İsrail savaşının en belirgin ekonomik tezahürü Hürmüz Boğazı’dır: Dünyanın beşte bir petrolünü taşıyan bu dar suyolunun kapanması, petrol fiyatlarını 100 doların üzerine taşımış, küresel enerji piyasalarını sarstır. Savaşın ve ekonominin bu iç içeliği tesadüf değil; yapısaldır. Silah endüstrileri savaştan beslenir, enerji tekelleri krizden güç alır, finans piyasaları belirsizliği fırsata çevirir. Bu koşullarda siyaset, ekonominin sınırlarını belirleyen bir alan olmaktan çıkmış; ekonominin sürdürülmesi için başvurulan bir araç haline gelmiştir. Bu iç içe geçişi tersine çevirmek, yani ekonomiyi siyasetin değil, insanın varlıksal bütünlüğünün hizmetine sokmak, günümüzün en köklü ve en acil dönüşüm talebidir.

Bu dönüşümün somut mekânları henüz emekleme aşamasındadır; ama görünürdedir. Savaş bölgelerinde bile bu icat kendini gösterir: Gazze’de yıllarca süren kuşatma koşullarında gelişen topluluk dayanışma ağları, resmi insani yardım sistemlerinin çöktüğü yerde yaşamı sürdürmenin tek zemini oldu. İran’da, bombaların altında, sivillerin birbirini koruyan ve ayakta tutan mahalle ağları oluşturduğuna dair tanıklıklar geliyor. Bunlar, kahramanlık anlatısına sığmayan, siyasi bir programa dahil edilemeyen, ama tam da bu yüzden yeni kamusallığın en saf biçimleri olan örgütlenmelerdir. Çünkü onları var eden, bir ideoloji değil; birbirinin varlığını tanıma zorunluluğu ve bu tanımanın yarattığı sorumluluktur.

Son olarak şunu sormak gerekir: Bu yeni kamusallık ve siyaset, bir proje midir yoksa bir oluş mudur? Proje, önceden tanımlanmış bir hedefe doğru organize edilmiş, araçları ve takvimi belli bir çabanın adıdır. Oluş ise hiçbir zaman tamamlanmayan, her tezahürde kendini yeniden bulan, amacını kendi sürecinin içinde taşıyan bir varoluş biçiminin adıdır. Burada önerilen bir proje değil, bir oluştur. Zira önceden belirlenmiş her hedef, eninde sonunda kendi özgürleştirici iddiasına ihanet eden bir iktidar yapısına dönüşme eğilimi taşır; Trump’ın “dünyayı daha güvenli kılmak” söyleminden Netanyahu’nun “bölgeyi istikrara kavuşturmak” vaadine kadar, her jeopolitik proje bu ihanet kalıbını yeniden üretmektedir. Oysa oluş olarak siyaset bu ihaneti engellemez; ama onu görünür kılar. Görünür olan ihanet, kendini sürekli sorgulayan bir özün önünde sonunda aşacağı bir eşiktir. Dolayısıyla bu metnin de, bu düşüncenin de bitmemesi gerekir. Çünkü bitmek tamamlanmak, tamamlanmak ise taşlaşmak demektir. Ve taşlaşmanın tam karşısında; İran’ın bombalanan şehirlerinde, Gazze’nin enkaz altındaki sokaklarında, Hürmüz’ün karanlık sularında ve dünyanın dört bir yanındaki ekranlarda henüz adı konmamış o “biz”in nabzı atmaya devam etmektedir.

Hayati Esen

Hayati Esen: 2012 yılında çeşitli dergi ve gazetelerde teoloji, siyaset ve sanat üzerine denemeleri yayımlandı. 2014 yılında fikrikadim.com adlı internet sitesini kurdu. 2023 yılında "Pis Roman" adlı bir roman yazdı. 2025 Yılında Simülasyonu Hacklemek: Modern İktidarın Anatomisi Kitabı yayınlandı. Yazılarını konuyorum.com'da yayınlamaya devam etmektedir.

3.500 Yıllık Dokuma Tezgahı Devrim Niteliğinde Bir Hikâye Anlatıyor
Previous Story

3.500 Yıllık Dokuma Tezgahı Devrim Niteliğinde Bir Hikâye Anlatıyor

İsrail’in Putin’i Öldürme Tehdidi: Blöf mü, Gerçek mi?
Next Story

İsrail’in Putin’i Öldürme Tehdidi: Blöf mü, Gerçek mi?

3.500 Yıllık Dokuma Tezgahı Devrim Niteliğinde Bir Hikâye Anlatıyor
Previous Story

3.500 Yıllık Dokuma Tezgahı Devrim Niteliğinde Bir Hikâye Anlatıyor

İsrail’in Putin’i Öldürme Tehdidi: Blöf mü, Gerçek mi?
Next Story

İsrail’in Putin’i Öldürme Tehdidi: Blöf mü, Gerçek mi?

Latest from Hayati Esen

İsrail’in Geleceği İkinci Bölüm

İsrail'in Geleceği İkinci Bölüm: Doğu Çağı Levant'ı Tasfiye mi Edecek? İlk bölümü bir soruyla bitirmiştik: Asya çağı Levant'ı dışlamak yerine kendi ticaret

İsrail Yeni Çağda Tutunabilir mi?

İsrail’in gücünü bugünkü ordusu, ittifakları ya da füze savunma sistemleriyle ölçmek yanıltıcıdır. Bunlar kısa vadeli göstergelerdir. Uzun vadede bir devletin konumunu belirleyen