ABD bir kez daha Ortadoğu’da büyük bir stratejik angajmana girmeyi tercih etti. Ancak bir savaşı başlatmak için tek taraf yeterli olsa da, onu bitirmek için iki taraf gerekir – ve artık bu çatışmanın ne kadar büyüyeceği ve ne kadar süreceği konusunda İran’ın da söz hakkı vardır.
NEW YORK – Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırma kararı ve ABD ile İsrail’in ülke genelindeki askerî ve siyasi hedeflere yönelik ortak saldırılarının doğurabileceği sonuçlar hakkında söylenecek çok şey var. Ne yazık ki bunların çok azı güven verici.
Her şeyden önce bu bir tercih edilmiş savaştır. ABD’nin başvurabileceği başka politika seçenekleri vardı. Diplomasi, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemenin bir yolu olarak umut vaat ediyordu. Artırılmış ekonomik baskı ise zaman içinde rejim değişikliğini tetikleme potansiyeline sahipti.
Hürmüz’ün Yedi Kalesi: İran’ın “Batmaz Uçak Gemileri” ve Küresel Enerji Denklemi
Okumak istersen →Üstelik bu bir önleyici savaştır, yani preemptive (yakın bir saldırıyı engellemek için yapılan) değil. İran, ABD’nin hayati çıkarlarına yönelik yakın bir tehdit oluşturmuyordu. İran nükleer silah sahibi bir devlet olmanın eşiğinde değildi ve sahip olduğu silahları ABD’ye karşı kullanmak üzere hazırlanmıyordu. En fazla söylenebilecek şey, İran’dan kaynaklanan tehdidin yavaş yavaş büyüyen bir tehdit olduğudur.
Bu ayrım önemlidir. Eğer ülkeler kendilerince tehdit gördükleri devletlere karşı önleyici saldırı yapma hakkına sahip olduklarına inanırlarsa, dünya sürekli çatışmaların yaşandığı bir yer haline gelir. Zaten bu nedenle bu tür eylemlerin uluslararası hukukta bir meşruiyeti yoktur.
ABD Başkanı Donald Trump, askerî değil siyasal bir hedef seçti: rejim değişikliği. Oysa askerî güç yıkabilir ve öldürebilir, fakat tek başına rejim değişikliği yaratamaz. Bunun gerçekleşmesi için rejimin kendi içinde çökmesi gerekir. ABD saldırısının İran’ın siyasi liderliği ve silahlı kuvvetleri içinde bazı kopuşlara yol açması mümkündür, ancak buna güvenilemez. Hamas ve Gazze örneği, rejimlerin olağanüstü derecede ağır darbeler alsalar bile iktidara tutunabildiğini gösteriyor. Üstelik din adamları iktidardan düşse bile – ki Yüce Lider Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü – yerlerini doldurmaya en uygun konumda olan aktörler muhtemelen güvenlik güçleri olacaktır.
Her hâlükârda, seçilmiş bazı liderleri öldürerek rejim değişikliğini tetiklemeyi amaçlayan ve sıklıkla “liderlik kesme” (decapitation) olarak adlandırılan taktik İran’da başarılı olma ihtimali düşük bir yöntemdir. Çünkü İran’daki liderlik yapısı, yaklaşık yarım yüzyıldır iktidarda bulunmanın getirdiği süreç içinde kurumsallaşmıştır. Dahası, savaş ihtimali son haftalarda arttıkça liderlik kadrosunun halefiyet planlarını geliştirmek için zamanı da oldu.
Trump yönetimi Ocak ayında Venezuela’ya yaptığı müdahalede, iç muhalefeti büyük ölçüde görmezden gelerek yalnızca bir lideri diğeriyle değiştirmeyi hedeflemişti. Dünyanın birçok yerinde de demokrasi için baskı yapmaktan kaçındı. Ancak İran söz konusu olduğunda Trump rejim değişikliği çağrısı yaptı, fakat bunun zeminini hazırlamadı. İran’daki siyasi muhalefet ne birleşik durumda ne de “iktidara hazır bir hükümet” gibi işleyen bir yapıya sahip. Bu nedenle muhalefet, rejim içinden kopmaları kabul edebilecek ya da güvenlik sağlayabilecek kapasiteden yoksun.
Tarih bize rejim değişikliğinin genellikle sahada fiziksel bir askerî varlık gerektirdiğini gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Japonya’da, daha yakın dönemde Panama, Irak ve Afganistan’da olan buydu. Üstelik sahada askerî varlık bulunsa bile bu tür girişimler çoğu zaman beklenen sonucu vermez. İran söz konusu olduğunda ise işgal neredeyse düşünülemez; çünkü ülkenin büyüklüğü ve direnme kapasitesi buna izin vermez.
Bütün bunlar, Trump yönetiminin dış politikanın en iddialı hedeflerinden birini son derece sınırlı araçlarla gerçekleştirmeye çalıştığını gösteriyor. Yönetim, İran’ın bilinen nükleer ve balistik füze kapasitesini zayıflatmak gibi daha dar hedeflere sahip bir savaşı tercih etmedi. Oysa bu tür bir hedefe ulaşıldığını iddia etmek çok daha kolay olurdu. İran’da yaşananlara yakın tarihli bir örnek aranacaksa, bu Libya olabilir. On yıl kadar önce Batılı güçler hava saldırılarıyla Libya’daki liderliği devirmiş, fakat ardından çekilerek ülkeyi kaos içinde bırakmıştı.
İran örneğinde ise büyük bir askerî yığınak – Trump’ın deyimiyle bir “armada” – oluşturulması yönetim üzerinde harekete geçme baskısı yaratmış görünüyor. Çünkü ABD kuvvetlerini bu kadar yüksek hazırlık seviyesinde uzun süre bölgede tutmak mümkün değildi. Böylece politikanın araçları (askerî güç), politikanın hedeflerini belirlemiş olabilir; yani saldırı kararı alınmış olabilir. Bu ise politikanın nasıl belirlenmesi gerektiğinin tam tersidir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ABD, bir kez daha Ortadoğu’da devasa bir stratejik angajmana girmeyi seçmiştir. Bu durum, Trump yönetiminin kendi Ulusal Güvenlik Stratejisiyle de çelişmektedir; çünkü ABD çıkarlarına yönelik en büyük meydan okumalar bugün Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesinde ortaya çıkmaktadır. Burada en yakın tarihsel benzerlik, ABD’ye son derece pahalıya mal olan 2003 Irak Savaşıdır – yine bölgede başlatılmış bir önleyici ve tercih edilmiş savaş.
Amerikan halkı bu savaşa hazırlıksızdır. Trump’ın siyasi tabanı da öyledir; çünkü savaş piyasaları sarsacak, enerji fiyatlarını yükseltecek ve uzun süre devam edebilecektir. ABD’nin müttefikleri de memnun değildir. İran şimdiden bazı komşu ülkelere saldırdı ve onların ekonomilerine zarar verebilecek adımlar atabilir. Trump, Salı gecesi yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında İran’a saldırı için bir gerekçe sunmadı; Cumartesi günkü saldırının ardından yaptığı açıklamaların büyük bölümü de yeni tehditlerden çok İran’ın geçmişteki eylemlerine odaklanıyordu.
Geçen yıl İran’ın üç nükleer tesisinin maliyetsiz biçimde bombalanması ve daha yakın zamanda Venezuela’ya yapılan müdahale, Trump ve çevresindekilerin sınırlı araçlarla düşük maliyetli ama büyük hedeflere ulaşabilecekleri konusunda aşırı güven geliştirmesine yol açmış olabilir. Trump ayrıca İran’da tarihî bir başarı – yani rejim değişikliği – elde ederek seleflerinin başaramadığını başarmayı da istemiş olabilir. Bunu hâlâ başarabilir.
Ancak genel kural şudur: rejim değişikliği talep etmek, onu başarıyla gerçekleştirmekten çok daha kolaydır. Bir savaşı başlatmak için tek taraf yeterli olabilir; fakat onu bitirmek için iki taraf gerekir. Ve artık bu çatışmanın ne kadar büyüyeceği ve ne kadar süreceği konusunda İran’ın da söz hakkı vardır.
Kaynak Link :https://www.project-syndicate.org/onpoint/america-s-latest-middle-east-fiasco



