Yüzen Merkez (IV): Tarafsızlık Değil, Türkiye’nin Savaşı Sınırlama Politikası

Mart 10, 2026
Yüzen Merkez (IV): Tarafsızlık Değil, Türkiye’nin Savaşı Sınırlama Politikası

Türkiye’nin bu tablodaki konumu, tarafsızlıkla karıştırılmamalıdır. Tarafsızlık, bir tercih yapmaktan kaçınmaktır; Türkiye ise tam tersi bir şey yapıyor  savaşın sınırlarını şekillendirmeye çalışarak çok spesifik bir tercih ortaya koyuyor. Bu tercihin özü şudur: Çatışmayı durdurmak değil, çatışmanın yayılma mantığını kesmek. Ankara’nın ısrarla canlı tuttuğu diplomasi kanalları, bir barış idealizmine değil; savaşın kontrolsüz genişlemesinin ürettiği varoluşsal riske karşı geliştirilmiş bir güvenlik refleksine dayanıyor.

Bu refleksin somutlaştığı yer, Türkiye’nin taraflarla kurduğu temas biçimidir. Ankara, İran’ı köşeye sıkıştırmadan uyarıyor; ABD ve İsrail’le gerilimi tırmandırmadan sürtüşüyor; bölgesel aktörlerle mesafeyi koruyarak ama bağı koparmadan konuşuyor. Bu, yüksek sesli bir arabuluculuk değildir; daha çok, krizin her halkasında az ama hesaplı bir ağırlık koyan, görünmez bir frenleme pratiğidir. Türkiye’nin gücü, ne söylediğinde değil; neyi söylemediğinde ve hangi adımı atmadığında saklıdır.

Açık Devleti Kim Taşır?

Açık Devleti Kim Taşır?

Okumak istersen →

Ancak bu yaklaşımın bir dayanıklılık sınırı var. Türkiye, savaşı çevrelemeye çalışırken savaşın kendisi Türkiye’yi çevrelemeye başlıyor. Gaziantep’e düşen füze parçaları, bu sınırın ne kadar ince olduğunu gösterdi. Sınırlama kapasitesi, ancak sınırlayanın kendi sınırları ihlal edilmediği sürece işlevini koruyabilir. Her yeni ihlal, Ankara’yı ya daha maliyetli bir tutum almaya ya da bu maliyeti görmezden gelerek güvenilirliğini aşındırmaya zorluyor. İkisi de Türkiye’nin şu an işgal ettiği stratejik konumu zayıflatır.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki gerçek soru şudur: Sınırlama kapasitesi ne zamana kadar bir strateji olarak işlev görebilir; ne zaman yalnızca bir zaman kazanma taktiğine dönüşür? Bu ikisi arasındaki fark, Türkiye’nin savaş sonrası düzende nerede duracağını belirleyecektir. Savaştan yanmadan çıkmak, masa başında ağırlık koymak için zorunlu koşuldur; ama yeterli değildir. Asıl mesele, bu pozisyonun bir vizyon tarafından mı, yoksa yalnızca bir refleks tarafından mı taşındığıdır.

Ancak burada “yüzen merkez” metaforunun içeriğinin ne olduğunu açıklamak  gerekiyor. Yüzmenin enerji harcaması, bir zaaf değil; tam da bu sürecin stratejik mantığıdır. Asıl soru, Türkiye’nin nereye vardığı değil; savaş bittiğinde kimin ayakta olduğudur. Tarih, büyük çatışmaların kazananlarını çoğu zaman savaşan taraflar arasından değil; savaşın açtığı güç boşluklarını dolduranlar arasından çıkardığını gösteriyor. Yıpranma olmadan hayatta kalmak, pasif bir sonuç değildir; bölgesel bir aktör için en değerli stratejik rezervin korunmasıdır.

Bu çerçevede Türkiye’nin sınırlama kapasitesi, yalnızca savaşı çevrelemek için değil; savaş sonrasını şekillendirmek için de işlev görüyor. Savaşan tarafların her biri, çatışma uzadıkça kendi iç kırılganlıklarını daha ağır biçimde taşımak zorunda kalacak. Bu yıpranma, kaçınılmaz olarak güç boşlukları üretecek — coğrafi, siyasi ve ekonomik boşluklar. O boşlukları kimin dolduracağı, sahada en fazla güç kullanan tarafından değil; o süreci en az hasarla geçiren tarafından belirlenecektir. Türkiye’nin şu an yaptığı şey, tam da bu ihtimale karşı pozisyon almaktır.

Dolayısıyla “yüzen merkez”, bir kararsızlık değil; erken bağlanmanın maliyetinden kaçınan, zamanı stratejik bir kaynak olarak kullanan bir konumdur. Savaşın kazananı ile muhatap olmak ile savaşın açtığı yeni düzenin kurucu aktörlerinden biri olmak arasındaki fark, tam da burada -bu pozisyonun ne kadar bilinçli tutulduğunda- şekillenecektir.

Amerika-İran-İsrail savaşı, Ortadoğu’da yeni bir düzenin doğuşunu değil; mevcut düzensizliğin yeni bir eşiğe taşındığını gösteriyor. Sertlik kalıcılaşıyor; ama sertliği yönetecek siyasal kapasite o hızda büyümüyor. Bu makas açıldıkça, belirleyici olan savaşı kimin kazandığı değil; savaşın yarattığı boşluğu kimin doldurduğu olacak.

Türkiye, bu sorunun cevabına aday olmak istiyorsa, “yüzen merkez” konumunu bir refleksten stratejiye dönüştürmek zorunda. Refleks, gelen darbeden korunur; strateji, darbenin nereye açacağını önceden hesaplar. Türkiye şu ana kadar ikincisini yeterince yapmış değil ya da en azından bunu görünür kılmamış. Sınırlama kapasitesi sergileniyor; ama bu kapasitenin arkasındaki vizyon hâlâ muğlak.

Önümüzdeki dönemde Türkiye için asıl sınav bu olacak. Savaştan yıpranmadan çıkmak, tarihsel olarak büyük fırsatlar açmıştır; ama o fırsatları değerlendirenler, hazırlıklı gelenlerdir. Türkiye’nin “yüzen merkez”i gerçek bir merkeze dönüşebilir  ancak bu, zamanın kendiliğinden çalışacağına duyulan güvenden değil; zamanın nasıl kullanılacağına dair net bir tercihin varlığından geçiyor.

Hayati Esen

Hayati Esen: 2012 yılında çeşitli dergi ve gazetelerde teoloji, siyaset ve sanat üzerine denemeleri yayımlandı. 2014 yılında fikrikadim.com adlı internet sitesini kurdu. 2023 yılında "Pis Roman" adlı bir roman yazdı. 2025 Yılında Simülasyonu Hacklemek: Modern İktidarın Anatomisi Kitabı yayınlandı. Yazılarını konuyorum.com'da yayınlamaya devam etmektedir.

Roma–İran Savaşının Sonucu İslam’dı… Bugünkü Savaşların Sonucu Ne Olacak?
Previous Story

Roma–İran Savaşının Sonucu İslam’dı… Bugünkü Savaşların Sonucu Ne Olacak?

Birinci Dünya Savaşı’nın Gizli Cephesi: Musul Petrolü Kimin Olacaktı
Next Story

Birinci Dünya Savaşı’nın Gizli Cephesi: Musul Petrolü Kimin Olacaktı

Roma–İran Savaşının Sonucu İslam’dı… Bugünkü Savaşların Sonucu Ne Olacak?
Previous Story

Roma–İran Savaşının Sonucu İslam’dı… Bugünkü Savaşların Sonucu Ne Olacak?

Birinci Dünya Savaşı’nın Gizli Cephesi: Musul Petrolü Kimin Olacaktı
Next Story

Birinci Dünya Savaşı’nın Gizli Cephesi: Musul Petrolü Kimin Olacaktı

Latest from Hayati Esen

İsrail’in Geleceği İkinci Bölüm

İsrail'in Geleceği İkinci Bölüm: Doğu Çağı Levant'ı Tasfiye mi Edecek? İlk bölümü bir soruyla bitirmiştik: Asya çağı Levant'ı dışlamak yerine kendi ticaret

İsrail Yeni Çağda Tutunabilir mi?

İsrail’in gücünü bugünkü ordusu, ittifakları ya da füze savunma sistemleriyle ölçmek yanıltıcıdır. Bunlar kısa vadeli göstergelerdir. Uzun vadede bir devletin konumunu belirleyen