Ramazan ayları, İslam dünyasında yalnızca ibadetlerin değil, duyguların da kolektif olarak düzenlendiği zaman dilimleridir. Bu düzenlemenin en güçlü araçlarından biri sinemadır. Yıllardır aynı sahneler döner ekranlarda: Çağrı ve Ömer Muhtar. Biri vahyin başlangıcını, diğeri sömürgeciliğe karşı direnişi anlatır. İkisi de masumiyet, fedakârlık ve ahlaki üstünlük imgeleriyle örülüdür.
Ancak bu imgelerin ardında, İslam dünyasının kolektif bilinçaltında neredeyse hiç konuşulmayan bir gerçek durur: Bu filmlerin finansörü, uluslararası bir askerî müdahale sonucunda “terör suçlusu” muamelesiyle öldürülen Libya lideri Muammer Kaddafi’dir. Daha da çarpıcı olan şudur: Bu bilgi, filmler izlenirken neredeyse hiç hatırlanmaz. Ne bir rahatsızlık üretir ne de ahlaki bir sorgu.
Hürmüz’ün Yedi Kalesi: İran’ın “Batmaz Uçak Gemileri” ve Küresel Enerji Denklemi
Okumak istersen →Bu sessizlik, basit bir unutkanlık değildir.
Bastırılmış Bilgi ve Görsel Dindarlık
İslam dünyasında bu filmler, yalnızca sinema eseri olarak değil, birer ibadet uzantısı gibi izlenir. Özellikle Çağrı, Ramazan aylarında neredeyse ritüel hâline gelmiştir. İzleyici, bu filmi seyrederken tarihsel bilgi edinmez; daha çok duygusal bir arınma yaşar. İşte tam bu noktada, finansörün kimliği bilinçten dışarı itilir.
Bu, psikolojik bir mekanizmadır: Kutsal anlatı ile kirli siyasal gerçek aynı zihinsel alanda tutulamaz. Zihin, biriyle yüzleşebilmek için diğerini bastırır.
Kaddafi’nin öldürülme biçimi —sokakta linç edilmesi, görüntülerin servis edilmesi, “medeniyet adına” yapılan bir infaz estetiği— İslam dünyasında hâlâ kolektif bir travmadır. Bu travma, aynı kişinin İslam tarihinin en güçlü sinema anlatılarını finanse etmiş olmasıyla daha da karmaşık hâle gelir. Bu nedenle zihin, konuyu tamamen kapatmayı tercih eder.
Sanatın Ahlaki Askıya Alınışı
Burada sanat, ahlaki bir “askıya alma” alanı yaratır. Film izlenirken şu sorular sorulmaz:
-
Bu anlatının parasını kim ödedi?
-
Bu paranın politik bedeli neydi?
-
Aynı kişi bugün yaşasaydı, bu filmler hâlâ aynı rahatlıkla izlenebilir miydi?
Sanat, bu soruları erteleyen bir alan üretir. Ancak bu erteleme, masum değildir. Çünkü sanat burada, yalnızca hikâye anlatmaz; meşruiyet üretir.
Uluslararası Şiddet ve Seçici Hafıza
Kaddafi’nin öldürülmesi, yalnızca bir rejim değişikliği değil, uluslararası düzenin çıplak şiddet anlarından biridir. Bu süreçte NATO öncülüğünde gerçekleştirilen müdahale, “insani” gerekçelerle meşrulaştırılmıştır. Aynı dönemde, Kaddafi’nin desteklediği filmler İslam dünyasında hâlâ “ahlak dersi” vermeye devam eder.
Bu durum, derin bir çelişki üretir:
-
Bir yanda Batı’nın “terörist” ilan edip yok ettiği bir figür,
-
Diğer yanda bu figürün finanse ettiği ve Müslümanların gözyaşıyla izlediği kutsal anlatılar.
Bu çelişki konuşulmaz. Çünkü konuşulursa, duygu konforu bozulur.
Bu mesele, ne Kaddafi’yi aklama meselesidir ne de bu filmleri değersizleştirme çabası. Asıl mesele şudur: İslam dünyası, kutsal olanı seyrederken, onu mümkün kılan politik gerçekliği bilinçli biçimde dışarıda bırakmaktadır.
Bu dışlama, masum bir estetik tercih değil; tarihsel ve siyasal bir bastırma biçimidir. Belki de bu yüzden, bu filmler hâlâ izlenir ama asla üzerine düşünülmez.
Gerçek trajedi tam da buradadır: Kutsal anlatı akarken, onu finanse eden kanlı tarih sessizce perdeden silinir.





