Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasında kurulduğu söylenen “stratejik ortaklık”, gerçekte bir ittifak değil; jeopolitik bir ara formdur. Kriz anlarında sertleşen, normalleşme ihtimalinde dağılan, kendi ağırlığını taşıyamayan bir geçici düzenek. Bugün adına ittifak deniyor olması, onun gerçekten yaşadığı anlamına gelmiyor.
Çünkü ittifaklar düşman üzerinden kurulur.
Bu hatta ise ortak düşman yoktur.
Magyar Macaristan’ın Zelenski’si mi olacak?
Okumak istersen →Yunanistan için mesele Türkiye’dir.
Kıbrıs için statükodur.
İsrail içinse İran.
Bu üç tehdidin tek bir noktada kesiştiği bir zemin yoktur. Türkiye, İsrail için varoluşsal bir tehdit değildir. İran da Yunanistan için değildir. Dolayısıyla bu hat, güvenlikten değil hesaptan doğmuştur. Hesap ise ittifak üretmez; geçici hizalanma üretir.
İsrail açısından bu daha da nettir. İsrail kalıcı bölgesel ittifaklar kurmaz; kapasitesini ve manevra alanını korur. Türkiye ile bir dönem “stratejik ortak” olan İsrail’in, şartlar değiştiğinde bu ortaklığı nasıl kolayca askıya alabildiği hâlâ hafızalardadır. Aynı refleks bugün Yunanistan ve Kıbrıs için de geçerlidir. İsrail açısından bu hat bir “nihai yönelim” değil, Türkiye dosyasında elde tutulabilecek bir opsiyondur. Opsiyonlar ise ittifak değildir.
Avrupa boyutu ise bu yapının sürdürülemezliğini daha da görünür kılar. Avrupa, Türkiye ile güvenlik, göç ve bölgesel istikrar başlıklarında işbirliğine mecbur olduğunu artık açıkça kabul ediyor. Aynı Avrupa’nın, İsrail’le yüksek profilli askerî bir ekseni uzun vadede taşıyabileceği varsayımı ise gerçekçi değil. Gazze sonrası oluşan siyasal iklim, bu hattı kamuoyu açısından yüksek maliyetli hale getiriyor. Sürdürülebilir ittifaklar iç siyaseti yormaz; bu yapı yoruyor.
Enerji meselesi de bu hattın taşıyıcı kolonlarından biri olmaktan çıktı. Doğalgaz anlatısı çöktü, kablo projeleri teknik ve siyasi risklere gömüldü. Avrupa’nın enerji paradigması değişti. Enerji artık bu ilişkiyi taşıyan bir zemin değil; geriye dönük bir gerekçe.
Bu hattın ilk yıllarında enerji, özellikle doğalgaz, Yunanistan–Kıbrıs–İsrail yakınlaşmasının ana taşıyıcı kolonu olarak sunuldu. Doğu Akdeniz gazı, Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltacak; İsrail gazı Yunanistan üzerinden kıtaya taşınacak; Kıbrıs bu denklemde jeoekonomik bir düğüm noktası haline gelecekti. Ancak bu anlatı bugün fiilen çökmüş durumda.
Her şeyden önce doğalgaz jeopolitiği zamanla yarışır. Doğu Akdeniz’de konuşulan büyük boru hattı projeleri, henüz kâğıt üzerindeyken bile yüksek maliyet, derin deniz teknolojisi, güvenlik riski ve hukuki ihtilaflar nedeniyle sorunluydu. Üstelik bu projeler hayata geçmeden önce Avrupa’nın enerji paradigması değişti. Fosil yakıtlar artık “stratejik bağımsızlık” değil, geçici zorunluluk kategorisine girdi. Gaz, uzun vadeli jeopolitik yatırım olmaktan çıktı.
Bu noktada Avrupa Birliği’nin yönelimi belirleyici oldu. Avrupa Birliği, enerji güvenliğini artık yeni boru hatlarıyla değil; yenilenebilir, dağıtık, esnek ve kısa çevrimli sistemlerle tanımlıyor. Bu da Doğu Akdeniz gibi yüksek gerilimli, askeri risk içeren ve siyasi olarak ihtilaflı havzaları stratejik yatırım alanı olmaktan çıkarıyor. Gaz varsa alınır, yoksa alternatif bulunur; ama bu gaz için yeni bir jeopolitik cephe açılmaz.
Doğalgaz anlatısı çöktükten sonra devreye sokulan deniz altı elektrik kabloları ise bu boşluğu dolduracak güçte değil. Teknik olarak son derece karmaşık, güvenlik açısından kırılgan ve hukuki olarak tartışmalı bu projeler, enerji entegrasyonundan çok siyasi sembol işlevi görüyor. Bir deniz altı kablosu, kriz anında korunması gereken bir altyapıdan ziyade, ilk hedef olacak bir zafiyet noktasıdır. Bu yüzden enerji değil, güvenlik sorunu üretir.
Dahası, enerji artık bu üçlü ilişkiyi ileriye taşıyan bir vizyon değil; geriye dönük olarak ilişkiyi meşrulaştırmak için kullanılan bir dil haline gelmiştir. Yani enerji, ittifakı kuran neden değil; ittifak kurulduktan sonra ona gerekçe üreten bir söylemdir. Bu tersine dönmüş ilişki biçimi, sürdürülebilirlik üretmez.
Kısacası enerji, bu hattın taşıyıcı kolonu olmaktan çıkmıştır. Ne doğalgaz Avrupa’nın stratejik geleceğinde merkezi bir rol oynamaktadır, ne de kablo projeleri bu üçlü yapıyı uzun vadeli bir güvenlik ve ekonomi eksenine dönüştürebilecek güçtedir. Enerji burada artık stratejik temel değil, diplomatik süs işlevi görmektedir.
Neden Türkiye Dışlanarak Çözülemez?
Doğu Akdeniz’de enerji meselesinin Türkiye dışlanarak çözülebileceği varsayımı, teknik değil siyasal bir temennidir. Jeopolitik gerçeklikle ilgisi yoktur. Çünkü bu havzada enerji üretimi, taşınması ve güvenliği; harita üzerinde çizilen projelerle değil, fiilî güç dengeleriyle belirlenir. Ve bu güç dengelerinin merkezinde Türkiye vardır.
Her şeyden önce Türkiye, Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı hattına sahip ülkesidir. Bu basit coğrafi veri bile, onu dışlayan her enerji tasarımını baştan sorunlu hale getirir. Deniz altından geçecek bir boru hattı ya da kablo, sadece teknik bir altyapı değil; geçtiği denizin hukuki ve askerî denetimini de içerir. Türkiye’nin itiraz ettiği, tanımadığı ya da güvenlik riski gördüğü bir hat, kâğıt üzerinde var olabilir; ama sahada yaşayamaz.
İkinci olarak Türkiye, bu havzada yalnızca kıyı ülkesi değil; askerî kapasitesiyle de belirleyici aktördür. Donanma gücü, deniz denetim kabiliyeti ve NATO içindeki konumu, Doğu Akdeniz’i “askerden arındırılmış bir enerji havzası” olmaktan çıkarır. Enerji altyapıları, kriz anlarında korunması gereken kırılgan hedeflerdir. Türkiye’yi dışlayan bir projede bu altyapıların güvenliğini sağlayacak inandırıcı bir mekanizma yoktur. Ne Yunanistan’ın ne Kıbrıs’ın ne de İsrail’in bu boşluğu tek başına doldurabilecek kapasitesi vardır.
Üçüncü ve daha derin mesele şudur: Enerji projeleri siyasi tanıma üretir. Hangi deniz yetki alanının kabul edildiği, hangi güzergâhın meşru sayıldığı, fiilen bir egemenlik haritası çizer. Türkiye’yi dışlayan her enerji projesi, Ankara açısından yalnızca ekonomik değil, egemenlik ihlali olarak algılanır. Bu algı değişmediği sürece, enerji teknik bir konu olmaktan çıkar; doğrudan güvenlik meselesine dönüşür. Güvenlikleşen bir enerji projesi ise yatırım değil, risk üretir.
Dahası, Avrupa’nın kendisi de bu gerçeğin farkındadır. Avrupa Birliği, Türkiye ile göçten güvenliğe, ticaretten sanayiye kadar çok katmanlı bir ilişki yürütürken, enerji başlığında Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakacak bir Doğu Akdeniz düzenini taşıyamaz. Bu nedenle Avrupa açısından Yunanistan–Kıbrıs–İsrail hattı, Türkiye’nin yerine geçen bir enerji koridoru değil; en fazla Türkiye’ye karşı müzakere kaldıraçlarından biri olabilir.
Bu tablo, temel bir sonucu dayatır:
Doğu Akdeniz’de enerji, Türkiye’ye rağmen değil; Türkiye’yle birlikte ya da en azından Türkiye’yi hesaba katarak çözülebilir. Bunun dışındaki her tasarım, teknik olarak mümkün görünse bile siyasal olarak kilitlenmeye, askerî gerilime ve yatırım kaçışına mahkûmdur.
Bu yüzden Yunanistan–Kıbrıs–İsrail hattında enerji, kalıcı bir çözüm üretmez. Çünkü dışlayarak kurulan hiçbir enerji düzeni, bu coğrafyada yaşama şansı bulamaz.



