Türkiye, meşru bir şekilde NATO ve Avrupa’nın bir parçası ve müttefiki olmasına rağmen, neden iç siyasette bu ittifaklarla bir rekabet ve stratejik farklılık içindeymiş gibi bir söylem üretmektedir? Geçmişten gelen anti-Amerikancı ve anti-Batıcı travmaların siyasetin bir enstrümanı hâline getirilmesinden ne zaman vazgeçilecektir?
Türkiye’nin Suriye politikası, yerel ve uluslararası düzeyde farklı katmanlarda ele alınması gereken bir olgudur. Yerel düzeyde muhafazakâr, milliyetçi ve İslamcı bir retorikle şekillendirilen bu politika, uluslararası sahada ise NATO müttefikleriyle ortak hareket etme zorunluluğu üzerine inşa edilmiştir. Bu iki düzlem arasındaki uyumsuzluk, hem Türkiye’nin dış politika stratejisinde hem de iç kamuoyundaki siyasal dinamiklerde önemli sorunlara yol açmaktadır.
İran-Amerika Savaşı ve Çok Kutuplu Düzenin İlk Büyük Çatışması
Okumak istersen →Yerel Söylemin Siyasi Maliyeti
Türkiye’de, Suriye politikası üzerinden inşa edilen milliyetçi-muhafazakâr söylem, iç kamuoyunu hedefleyen bir siyasal araç olarak kullanılmaktadır. Bu söylem, halkın duygusal bağlarını manipüle ederek dış politika kararlarını iç siyasetin bir aracı hâline getirmektedir. Ancak bu retorik, toplumu hedefsiz ve içerikten yoksun bir siyasi çekişme alanına sürüklemekte ve rasyonel bir dış politika tartışmasının önünü kapatmaktadır.
Türkiye’nin laik ve seküler bir devlet düzenine sahip olması, yalnızca kendi halkı için değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki diğer halklar için de önemli bir umut kaynağıdır. Ancak, bu umut, iç politikadaki kamplaşmalar ve muhafazakâr-milliyetçi söylemin tahakkümü altında zedelenmektedir. Ülkenin stratejik çıkarlarını koruyacak politikaların yerini, popülist bir hamaset ve medyatik provokasyonların alması, Türkiye’yi uluslararası alanda yalnızlaştırmaktadır.
Stratejik Gerçeklikler: NATO ve Batı İttifakı
Türkiye, bir NATO üyesi olarak Batı ittifakının ayrılmaz bir parçasıdır ve bu durum, uluslararası hukuk ve demokratik değerler çerçevesinde meşru bir zemine sahiptir. Türkiye’nin Batı ile olan ilişkisi, bölgesel ve küresel güvenlik politikalarının temelini oluştururken, Suriye gibi hassas bir meselede de bu ittifakın kurallarına göre hareket edilmesini gerektirir.
Ancak, son yıllarda Türkiye’nin iç siyasetindeki anti-Amerikancı ve anti-Batıcı söylemlerin dış politikaya yansıması, stratejik uyumun zedelenmesine yol açmaktadır. Türkiye, geçmişten gelen travmatik yaklaşımları siyasetin parçası hâline getirmek yerine, Batı ittifakındaki konumunu daha açık ve şeffaf bir şekilde savunmalıdır. Suriye krizinde NATO ile koordineli bir strateji benimsemek, Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarını koruyacak en akılcı yol olacaktır.
Ortadoğu’da Demokrasi ve Özgürlük Arayışı
Türkiye’nin, Suudi Arabistan gibi otoriter bir devletin Ortadoğu’da özgürlük ve demokrasi taşıyıcısı olarak öne çıkmasına izin vermesi, büyük bir stratejik hata olacaktır. Bu durum, yalnızca Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasını zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda Türkiye’nin seküler ve demokratik değerlerini de gölgeler.
Türkiye’nin Ortadoğu’da daha etkili bir rol oynayabilmesi için kendi demokratik değerlerini ve laik düzenini bir model olarak sunması gerekmektedir. Ancak, bunun yerine muhafazakâr-milliyetçi bir dilin esiri olan bir siyaset anlayışı, Türkiye’yi hem içeride hem dışarıda etkisiz bir aktör hâline getirmektedir.
Açık ve Tutarlı Bir Politika Gerekliliği
Türkiye’nin Suriye politikası, stratejik bir yeniden değerlendirmeye ihtiyaç duymaktadır. İç kamuoyunu hedefleyen hamaset dolu söylemler yerine, rasyonel, şeffaf ve müttefikleriyle uyumlu bir politika benimsenmelidir. Türkiye’nin laik ve demokratik bir devlet olarak Ortadoğu’da liderlik rolünü sürdürebilmesi, ancak bu değerlerin arkasında durmasıyla mümkün olacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Batı ile uyumlu bir dış politika izlemesi, hem ulusal çıkarlar hem de bölgesel istikrar açısından bir zorunluluktur. İç politik çekişmelerin ve popülist söylemlerin gölgesinde kalan bir dış politika anlayışı, Türkiye’yi ne içeride ne de dışarıda güçlü kılabilir. Gerçeklerle yüzleşmenin ve tutarlı bir strateji oluşturmanın zamanı çoktan gelmiştir.
Yine Aynı Şeyler Yaşanıyor
2011 yılı, Türkiye’nin Suriye politikasında bir dönüm noktası oldu. Ancak, asıl kırılma 2012’den itibaren yaşandı. Bu tarihten sonra oluşturulan siyasal dil, hem içeride hem de dışarıda Türkiye’ye büyük zararlar verdi. Suriye meselesi, bir dış politika konusu olmaktan çıkarılıp iç siyasetin malzemesi hâline getirildi. Bu durum, sadece dış politikayı yönetilemez bir hâle getirmekle kalmadı, aynı zamanda toplumsal ayrışmayı derinleştirdi.
Bu politikalara ve iç kamuoyunda pompalanan gerçeklikten uzak söylemlere itiraz ettiğimde, en yakın çevremden bile sert tepkiler aldım. Zalim bir diktatör olan Esed’i savunuyor gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldım. Oysa bu, tamamen yersiz ve mantıksız bir ithamdı. Esed rejiminin, savunduğum demokratik değerlerle hiçbir ilgisi yoktu. Ancak, eleştirilerimin hedefinde başka bir şey vardı: İki yüzlü bir siyaset anlayışı ve halkı manipüle eden bir söylem.
Ortadoğu’da Suudi Arabistan gibi otoriter bir devletin son dönemde demokrasi ve özgürlük süreçlerinin taşıyıcısı rolünü üstlenmesine giden süreçte Türkiye’nin NATO ve Batı ile anlaşamayan, rekabet içindeymiş gibi göstermek ancak derin bir cehaletin ya da iç politik çıkar çatışmalarının yarattığı muhafazakâr-milliyetçi söylemlerin etkisinde kalmanın sonucudur. Daha açık olun: Batı ve NATO ittifakının bir parçası olmanın gerekliliğiyle yüzleşirken, geçmişten gelen anti-Amerikancı ve anti-Batıcı travmalarınızı siyasetin bir enstrümanı hâline getirmekten vazgeçin.



