İnsanın varoluşsal sürekliliğini güvence altına alan şey, siyasal düzenin salt teknik-rasyonel işleyişi değil; tarihsel hafızanın sürekliliği, felsefenin eleştirel sorgulayıcılığı, sanatın dönüştürücü imkânları, inancın normatif boyutları ve nihayet bireysel tecrübenin özgünlüğüyle kurulan sürekli ve canlı temastır. Bu nedenle siyaset, basit bir yönetim teknolojisi ya da iktidar mühendisliği olarak kavranamaz; aynı zamanda bir anlam inşası, kolektif bir kimlik oluşumu ve nihai bir yön tayini işlevi görür.
Tam da bu noktada devletin ontolojik gerekliliği ortaya çıkar. Zira birey, tek başına ne fiziksel güvenliğini kalıcı biçimde sağlayabilir ne de adaletin kurucu ve sürekli ilkesini tesis edebilir. Ortak yaşamın maddi ve manevi sürekliliği, dağınık iradelerin ve geçici sözleşmelerin ötesinde, istikrarlı ve kurumsal bir çerçeveyi zorunlu kılar. Tarihsel tecrübe gösteriyor ki bu çerçeve, kendisine “devlet” adı verilen siyasal formda tecessüm etmiştir.
İran-Amerika Savaşı ve Çok Kutuplu Düzenin İlk Büyük Çatışması
Okumak istersen →Ne var ki devletin meşruiyet zemini, yalnızca Weberci anlamda “meşru şiddet kullanma tekeli”ne veya salt idari kapasitesinin etkinliğine ve verimliliğine indirgenemez. Asıl ve daha derin meşruiyet kaynağı, yurttaşlara sunabildiği ortak bir varoluş ufku, aidiyet hissi ve geleceğe taşıyan normatif-toplumsal sözleşme ile ilgilidir. Dolayısıyla devlet, yalnızca düzenleyen, denetleyen nötr bir aygıt değil; aynı zamanda kolektif bilinci şekillendiren ve toplumsal özdeşleşmenin müşterek zeminidir.
Peki, devlet nasıl bir niteliğe bürünmelidir ki bu anlam ufkunu besleyebilsin ve sürdürebilsin? Devletin varlık nedeni, yalnızca asgari düzeni tesis etmek veya negatif güvenliği sağlamakla sınırlı değildir; aynı zamanda yurttaşların varoluşsal derinliklerini hesaba katan, onların tarihsel-kültürel hafızasını canlı ve işler tutan, özgürlük ve adalet arayışlarını somut ve kurumsal bir çerçeveye taşıyan bir karaktere sahip olmalıdır. Zira insanın özsel boyutunu —onu salt biyolojik bir varlık olmaktan çıkararak tarih yapan bir özne kılan derinlik katmanını dışlayan veya görmezden gelen her siyasal düzenek, eninde sonunda kendi inşa ettiği teknik-rasyonel aygıtın soğuk ve anlamsız ağırlığı altında çökmeye mahkûmdur.
Dolayısıyla sürdürülebilir ve meşru bir siyasal ufuk, ancak yönetimsel araçsallığın ve pragmatizmin ötesine geçen, onları aşan bir devlet anlayışı ve formuyla mümkündür. Böyle bir devlet, yalnızca bürokratik verimliliğe ve araçsal akla değil, aynı zamanda anlamın kurucu ve birleştirici gücüne dayanır. Yurttaşlarını, kendisine tabi kılınmış pasif nesneler değil, toplumsal hikâyenin etkin, eyleyici ve ortak özneleri olarak konumlandırır. Bu minvalde ideal devlet, kendi başına “hikâye dayatan” tepedenci bir otorite değil; yurttaşların özgür etkileşimleri, tarihsel birikimleri ve kültürel yaratıcılıkları üzerinden müşterek anlamı inşa edebilecekleri diyalojik bir zemini temin eden kurucu bir çatıdır.
Nihai olarak, gerçek anlamda sürdürülebilir bir devlet, şiddet tekeline sahip olduğu kadar, kültürel hafızayı taşıyabilen ve aktarabilen, maddi ve tinsel adaleti tesis edebilen ve nihayet bireysel ve kolektif özgürlük alanını koruyup genişletebilen devlettir. Yönetimin teknik rasyonalitesi ve araçsallığı, ancak bu üç sacayağı –hafıza, adalet ve özgürlük- üzerine oturtulduğunda, insanın ontolojik ihtiyaçlarına cevap veren ve ona yaraşır etik bir siyasal form üretebilir.
Yazarın önceki yazısı: www.konuyorum.com



