Türkiye’de örgütsüz muhalefet odaklarının politik reflekslerinde gözlemlenen bulanıklık, salt ideolojik yönelim farklılıklarından ziyade, politik olguya ilişkin temel bir yanlış anlayıştan neşet etmektedir. Muhalif cenah, kitleleri harekete geçiren dinamiğin “politik hakikat” olduğu yanılgısına düşmektedir. Oysa tarihsel ve sosyopsikolojik veriler, kitleleri mobilize eden, örgütleyen ve sadakat bağıyla kenetleyen şeyin asla yalın hakikat olmadığını göstermektedir; aksine, onları bir arada tutan daima bir politik kurgu, bir anlam tahayyülü, bir mitik anlatıdır.
Siyaset, salt iktidar mücadelesinin ötesinde, duyguların, sembollerin ve kolektif imgelemde yer eden mitolojilerin sürekli devinim halinde olduğu bir alandır. Kitlelerin kendilerini bir “özne”, bir “kahraman” ya da tarihin “aktif faili” olarak deneyimlemelerini mümkün kılan, bu kurgusal inşadır. Niteiktidar odakları, kitlelerin rasyonaliteden ziyade duygusal bağlarla hareket ettiğinin bilinciyle, önce bir anlatı inşa eder, sonra da bu anlatının merkezine halkı yerleştirir. Halk, kendisini bu anlatının kahramanı olarak konumlandırdıkça, o kurguyu var eden siyasi iradeye daha derinden bağlanır.
İran-Amerika Savaşı ve Çok Kutuplu Düzenin İlk Büyük Çatışması
Okumak istersen →Bu olgunun yakın tarihteki çarpıcı örneklerinden biri Filistin meselesidir. Türkiye’de iktidar, bu sorun etrafında kitleleri seferber ederken, onlara bir dış düşman imgesi, tarihsel bir dava şuuru ve dini referanslarla desteklenmiş bir sorumluluk bilinci üzerinden bir kimlik sunmuştur. Kitleler, bu anlatı içerisinde kendilerini bir “direniş topluluğu”, bir “hakikat ve adalet müdafii” ya da “ümmet bilincinin timsali” olarak algılar. Oysa gerçeklikte, bu duygu durumunun büyük kısmı, titizlikle planlanmış bir politik mühendisliğin ürünüdür.
Filistin’e yönelik hassasiyetin insani ve ahlaki bir tepki olarak tezahür ettiği elbette inkâr edilemez; ancak bu tepkinin yönelimi, şiddeti ve temsil biçimi, büyük ölçüde politik kurgunun eseridir. İktidar, bu kurguyu ustalıkla inşa eder, medya araçlarıyla besler, dini söylemlerle meşrulaştırır ve diplomatik hamlelerle sahneler. Böylece halk, bir devlet stratejisinin figüranı olmanın ötesinde, kendisini tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak hisseder.
Muhalefet ise bu sahneyi daima geç idrak eder. Eleştirilerini, bu kurgusal düzlemin dışında, soyut bir akılcılık zemininde yürütür. Ütopik, kuramsal ve hatta zamanla akademik bir dil kullanma eğilimindedir. Oysa siyaset, idealistlerin değil, kolektif bilinçte karşılık bulan anlamları daha etkili biçimde kurgulayanların sahasıdır.
Filistin meselesine bu perspektiften bakıldığında, son altmış yılın tarihi oldukça aydınlatıcı bir tablo sunar: Burada saf duyguların, dini inançların veya insani reflekslerin ötesinde, stratejik, tarihsel ve ideolojik bir mücadele söz konusudur. Bu mücadele, İkinci Dünya Savaşı sonrasında iki kutuplu dünya düzeninin teşekkülüyle başlamış, Soğuk Savaş’ın parametreleriyle şekillenmiştir. Kapitalist blokun kendi meşruiyet zeminini inşa ederken kullandığı en etkili araçlardan biri “kimlik siyaseti” olmuş; bu siyaset, Ortadoğu’yu bir “inançlar ve ideolojiler laboratuvarına” dönüştürmüştür.
Filistin, bu laboratuvarın en trajik sahnesidir. Burada yalnızca toprak değil, aynı zamanda teolojiler ve ideolojiler de araçsallaştırılmıştır. Bir tarafta Tanrı’nın iradesini temsil ettiğini iddia eden devletler, diğer tarafta adalet ve özgürlük mücadelesi verdiğine inanan halklar… Ancak her iki taraf da küresel güçlerin daha büyük stratejik hesaplarının bir parçası haline gelmiştir.
Ortadoğu’nun binlerce yıllık tarihsel birikimi, bu büyük oyun içinde adeta kimliksizleştirilmiş, bir tür “jeopolitik dekor”a indirgenmiştir. Oysa bu coğrafya, insanlık tarihinin en kadim hafızasını taşır: dillerin, dinlerin, büyük uygarlıkların doğduğu topraklardır. Ne var ki, insanlık tarihinin bu en zengin coğrafyası, bugün savaşın, yıkımın ve totaliter gözetimin test edildiği bir laboratuvara dönüşmüştür.
Gözetim Kapitalizminin Vitrini
Artık Filistin, salt bir direniş coğrafyası olmanın ötesinde, yeni bir ekonomik modelin de sahnesidir. Geliştirilen askeri teknolojiler, gözetim sistemleri, istihbarat ağları ve güvenlik algoritmaları burada test edilir. Her çatışma, bir savunma sanayi şirketi için canlı bir reklam filmine; her “kontrol altına alınmış protesto”, bir istihbarat servisi için başarı hikâyesine dönüşür.
Bu durum yalnızca bölgesel aktörlerin değil, küresel güvenlik endüstrisinin de çıkarınadır. Zira modern savaş, artık salt ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik bir metadır. Bu meta, gelişmiş kameralar, insansız hava araçları, biyometrik tanıma sistemleri ve yapay zekâ destekli takip mekanizmaları üzerinden pazarlanır. İnsan bedeni ve onun taşıdığı korku, yeni kapitalizmin ham maddesi haline gelir.
Bu nedenle Filistin’de yaşananları salt “adalet” veya “insan hakları” perspektifinden okumak yetersizdir. Burada daha derin bir epistemolojik mesele yatmaktadır: Modernitenin bireyi nasıl da edilgen bir seyirci konumuna indirgediği meselesi. Günümüzde her savaş, her trajedi, her yıkım, sosyal medya platformlarında bir görüntüye, bir veri akışına, anlık bir duygusal tepkiye dönüşür. Direniş dahi artık bir “izlenme oranı” ve “etkileşim metriği” üzerinden değerlendirilir.
İşte tam da bu noktada muhalefetin temel hatası belirginleşir. Muhalefet, iktidarın inşa ettiği politik kurgulara duygusal değil, zihinsel ve rasyonel tepkiler verir. Bu yaklaşım epistemolojik olarak doğru görünse de, politik etkinlik açısından son derece zayıftır. Zira siyaset, sadece akıl yürütmeyle değil, aynı zamanda ve daha çok, anlam üretimiyle yapılır. Taraflardan biri anlam üretirken, diğeri yalnızca bu anlamı eleştiriyorsa, galip gelecek olan daima anlamı üreten taraftır.
Muhalif söylem, çoğu zaman idealist bir söylem düzleminde sabit kalır: adalet, hukukun üstünlüğü, eşitlik, evrensel insan hakları… Kuşkusuz bunlar vazgeçilmez evrensel değerlerdir, ancak politik arenada soyut idealler değil, somut, dokunabilir ve hissedilir hikâyeler galip gelir. İktidar, “direniş”, “varlık-yokluk mücadelesi”, “kutsal vatan” gibi güçlü anlatılar sunarken, muhalefetin “hukuk devleti” vurgusu, kitlelerin kolektif bilincinde aynı derecede varoluşsal bir yankı uyandırmaz. Çünkü birincisi kimlik ve aidiyet inşa eder, ikincisi ise bürokratik bir prosedürü tarif eder.
Muhaliflerin içine düştüğü bu açmaz, sadece Türkiye’ye özgü de değildir. Küresel ölçekte birçok muhalif hareket, iktidarların kurduğu duygusal ve mitik anlatılara, rasyonel argümanlarla cevap vermeye çalışmakta ve benzer bir etkisizlikle karşı karşıya kalmaktadır. Zira rasyonalite, propaganda karşısında tarihsel olarak nadiren zafer kazanmıştır. İnsanlar, olgulardan ziyade, kendilerine bir amaç ve kimlik sunan hikâyelere inanma eğilimindedir.
Belki de artık kendimize sormamız gereken asıl soru şudur:
Rasyonalitenin sessiz yalnızlığında mı kalacağız, yoksa kurgunun baştan çıkarıcı büyüsüne mi kapılacağız?



