Bugünün dünyasında devletin meşruiyetini zedeleyen başlıca unsur, salt teknik aklın siyasal alanı işgal etmesiyle ortaya çıkan soğuk rasyonalizmdir. Modern bürokratik düzenekler, Weber’in öngördüğü gibi araçsal aklın hükümranlığını pekiştirirken, siyaseti yalnızca hesap edilebilirlik, ölçülebilirlik ve kontrol edilebilirlik eksenine indirgemektedir. Bu dönüşüm, siyasetin özünü oluşturan anlam, yön ve ortaklık üretme kapasitesini zayıflatır.
Yönetim, verimlilik ve güvenlik adına anlamın kurucu boyutunu ihmal eden devlet formları, yurttaşlarını homo economicus kalıbına sıkıştırarak edilgen tüketicilere dönüştürür. Toplum ise bir bütünlük olarak değil, birbirinden kopuk ve kendi çıkar hesaplarına indirgenmiş fragmanlardan ibaret hale gelir. Böyle bir tabloda siyaset, Hannah Arendt’in vurguladığı “ortak eylem ve söylem alanı” olmaktan çıkar; yalnızca “idare edenler” ile “idare edilenler” arasındaki tek yönlü bir ilişkiye indirgenir.
İran-Amerika Savaşı ve Çok Kutuplu Düzenin İlk Büyük Çatışması
Okumak istersen →Teknokratik aygıt, her şeyi ölçülebilir ve yönetilebilir kılmaya çalışır. Bu, görünüşte toplumsal hayatı şeffaflaştırma iddiası taşır. Ancak aynı zamanda insanın tarihsel derinliğini, kültürel hafızasını ve varoluşsal arayışlarını dışarıda bırakır. Bu nedenle soğuk rasyonalizm, yüzeyde düzen ve istikrar sağlar gibi görünse de, özünde siyasal alanı anlamdan arındırır. Yurttaşları ise yalnızca yönetilen nesnelere indirger.
Oysa siyaset, Aristoteles’in de altını çizdiği gibi, yalnızca “yaşamı sürdürme” (zoe) değil, “iyi yaşam”ı (bios politikos) mümkün kılma sanatıdır. Teknik-rasyonel aklın hegemonyası bu “iyi yaşam” idealini geriye iter. Devletin varlık nedeni salt güvenlik ve düzen tesisine indirgenir. Böylece devlet, insanın varoluşsal ve tarihsel derinliğini gözeten bir yapı olmaktan çıkar, “nötr bir idari makine”ye dönüşür.
Bu bağlamda günümüzün temel krizi, devletin araçsal aklın soğuk hesaplarına sıkışmasıyla birlikte, toplumsal tahayyülün ve kolektif anlam ufkunun daralmasıdır. Oysa meşruiyetin kaynağı, yalnızca teknik verimlilik ya da şiddet tekeli değildir. Devlet aynı zamanda yurttaşlara tarihsel bir devamlılık, kültürel bir bütünlük ve varoluşsal bir yön sunabilmelidir. İşte bu kapasitenin zayıflaması, modern devletin ontolojik krizinin de merkezinde yer alır.
Tam da bu noktada, sürdürülebilir bir toplum düzeni arayışı, araçsal aklın dar ufkuna karşı yeni bir siyasal tahayyülün zorunluluğunu ortaya koyar. Çünkü sürdürülebilirlik, yalnızca ekolojik ya da ekonomik kaynakların dengesiyle değil, aynı zamanda kolektif hafızanın, toplumsal adaletin ve özgürlüğün sürekliliğiyle ilgilidir.
Tarihsel örnekler bu gerilimi açık biçimde gösterir. Osmanlı siyasal formu, bütün kusurlarına rağmen, meşruiyetini yalnızca zor ve idari kapasiteye dayandırmadı. Aynı zamanda kolektif hafıza ve normatif ufka yaslandı. Millet sistemi, dinî hukukla dünyevî idareyi birbirine eklemleyen ikili yapı, padişahın saltanatını adaletle bağlayan söylem… Tüm bunlar devletin sürdürülebilirliğini sağlayan anlam kaynaklarıydı. Osmanlı, toplumu edilgen kılmak yerine, farklı cemaatleri kendi kimlikleri içinde tanıyarak bir çoğulluk zemini yaratmayı başarmıştı. Bu tam anlamıyla “iletişimsel akıl” değildi belki, ama modern teknokratik devletin aksine toplumsal hafızayı kurucu bir unsur olarak içeriyordu.
Modern ulus-devlet ise tarih sahnesine çıktığında farklı bir yol izledi. Başlangıçta kolektif bir anlam ufku olan “ulus kimliği” yarattı ve yurttaşlarını bu ortaklık etrafında bütünleştirdi. Ancak zamanla bu anlam ufku giderek daraldı. Ulus-devlet, teknokratik idareye, ekonomik büyüme hedeflerine ve bürokratik araçsallığa indirgenmeye başladı. Bugün birçok ulus-devletin sürdürülebilirliği, yurttaşlara yalnızca güvenlik ve düzen değil, aynı zamanda tarihsel kökler ve özgürlük alanı sunabilmesine bağlıdır. Ne var ki soğuk rasyonalizmin hâkimiyeti altında bu boyutlar giderek aşınmış, yurttaşlar yeniden edilgen tüketicilere dönüşmüştür.
Dolayısıyla sürdürülebilir bir toplum düzeni, Osmanlı’nın çoğulculuktan aldığı dersle ve modern ulus-devletin vatandaşlık üzerinden kurduğu kolektif yön arayışıyla birlikte, hem hafızayı, hem adaleti, hem de özgürlüğü kurumsal olarak yeniden üretebilecek bir siyasal ufka ihtiyaç duyar.
Bu noktada şu soru kendiliğinden doğar: Modern demokrasiler zaten bunu sağlamıyor mu? Biçimsel olarak evet, demokrasi yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü üzerine kuruludur. Ancak günümüzde birçok demokrasi, neoliberal ekonomi-politik düzenin gölgesinde, siyaseti salt seçim aritmetiğine ve yönetişim tekniklerine indirgemiştir. Halk egemenliği ilkesine rağmen, toplumsal tahayyülün ve kolektif anlam ufkunun yeniden üretimi çoğu zaman piyasanın, medyanın veya teknokratik aygıtların insafına bırakılmıştır.
Bu nedenle demokrasinin varlığı, kendi başına hafıza–adalet–özgürlük üçlüsünün güvencesi değildir. Tam tersine, eğer demokrasi yalnızca prosedürel düzeye indirgenirse, yurttaşları etkin özne olmaktan çıkarır; onları edilgen seçmenlere veya tüketicilere dönüştürür. Sürdürülebilir bir toplum düzeni için ihtiyaç duyulan, salt biçimsel demokrasi değil; aynı zamanda derinlikli bir demokrasidir. Bu demokrasi, yurttaşların tarihsel hafızasını canlı tutar, adalet arayışını kurumlaştırır ve özgürlüğü yalnızca negatif bir hak değil, aynı zamanda yaratıcı bir imkân olarak korur.



