Ortadoğu’da savaşın büyüdüğü her dönemde yalnızca cepheler değil, anlatılar da çoğalır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının ardından Türkiye hakkında dolaşıma sokulan yeni iddia da tam olarak böyle bir anlatıya dayanıyor: “Türkiye İran’ı bölmek istiyor.” Sosyal medya hesaplarından bazı yorumculara kadar uzanan bu söylem hızla yayılırken, dikkat çeken asıl soru şu: Bu iddia hangi gerçeklere dayanıyor ve kimler tarafından dolaşıma sokuluyor? Çünkü Ankara’nın resmî politikası İran’ın toprak bütünlüğünü savunmak yönünde görünürken, tam tersini iddia eden bu propagandanın neden ve hangi amaçla üretildiği başlı başına bir jeopolitik tartışma konusu haline geliyor.
Mart 2026 itibarıyla Ortadoğu bir kez daha büyük bir kırılmanın eşiğinde. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı ve açık biçimde “rejim değişikliği” hedefi taşıyan askeri operasyonlar İran’ı doğrudan hedef alırken, bölgesel dengelerin arkasında daha karmaşık bir denklem şekilleniyor. Tartışmanın merkezinde ise şu soru var: Türkiye gerçekten İran’ın toprak bütünlüğünü savunan bir pozisyonda mı, yoksa daha büyük bir jeopolitik oyunun içine mi çekiliyor?
Magyar Macaristan’ın Zelenski’si mi olacak?
Okumak istersen →Resmî tabloya bakıldığında Ankara’nın pozisyonu net görünüyor. Türkiye, diplomatik dilini dikkatle koruyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İranlı yetkililerle yürüttüğü temaslar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bölgeyi ateş çemberine sürüklemeyin” uyarıları ve İran’dan gelen bir balistik füzenin Türk hava sahasında düşürülmesine rağmen Ankara’nın tansiyonu yükseltmemesi, bu yaklaşımın parçaları olarak sunuluyor. Türkiye’nin resmî söylemi açık: Komşu ülkelerin toprak bütünlüğü kırmızı çizgi.
Ancak Ortadoğu’da çoğu zaman görünen ile gerçekte yürüyen süreçler aynı değildir. Tartışmayı alevlendiren asıl unsur, İran içindeki Kürt unsurlarının yeniden hareketlenmesi oldu. İran’daki Kürt örgütlerinden biri olarak bilinen PJAK’ın faaliyetlerinin artması ve bazı Amerikan kaynaklarında İranlı Kürt gruplarla Washington arasında temaslar olduğuna dair iddiaların gündeme gelmesi, bölgedeki eski bir tartışmayı yeniden canlandırdı: İran’ın zayıflaması halinde yeni bir Kürt jeopolitiği doğar mı?
Türkiye’nin bu konudaki resmi tutumu aslında oldukça sert. Ankara uzun yıllardır etnik temelli ayrılıkçı hareketlerin bölgesel istikrarı tehdit ettiğini savunuyor ve PJAK’ı PKK ile bağlantılı bir yapı olarak görüyor. Bu nedenle Türkiye’nin İran’ın parçalanmasından çıkar sağlayacağı iddiası, Ankara’nın güvenlik doktriniyle doğrudan çelişiyor. Çünkü İran’da ortaya çıkabilecek bir otorite boşluğu, Türkiye açısından yeni bir göç dalgası, sınır güvenliği krizi ve Kürt meselesinin bölgesel ölçekte yeniden alevlenmesi anlamına gelebilir.
Buna rağmen sosyal medyada ve bazı politik çevrelerde farklı bir anlatı dolaşıma sokuluyor. Bu anlatıya göre Türkiye, Batı’yla birlikte İran’ı dengeleyen bir stratejik rol üstleniyor ve bu süreçte örtük bir işbirliği yürütüyor. İddialar arasında Türkiye’nin hava sahasını açtığı, lojistik destek sağladığı veya İran’daki bazı güç dengelerini etkilemeye çalıştığı gibi spekülasyonlar yer alıyor. Ancak bu iddiaların büyük bölümü somut verilerden çok jeopolitik korkular ve bölgesel komplo anlatıları üzerinden şekilleniyor.
Tartışmanın arkasında daha geniş bir stratejik çerçeve de bulunuyor. İran’ın zayıflaması ya da iç dengelerinin bozulması, sadece Tahran’ı değil tüm bölgesel enerji ve güvenlik mimarisini etkileyebilir. Hazar enerji hatları, Orta Asya bağlantıları ve Rusya-Çin dengesi gibi faktörler bu denklemde önemli rol oynuyor. Bu nedenle bazı strateji raporlarında Türkiye’nin İran, Rusya ve enerji hatları arasında “dengeleyici bir güç” olarak konumlandırıldığı görülüyor.
Ancak burada asıl soru şu: Böyle bir stratejik rol Türkiye için gerçekten bir fırsat mı, yoksa yeni risklerin kapısını mı aralıyor?
İran’da rejimin zayıflaması veya devlet yapısının parçalanması halinde ortaya çıkacak boşluk, sadece İran’ı değil Türkiye’yi de doğrudan etkileyecektir. Sınır bölgelerinde güvenlik sorunları, yeni silahlı aktörlerin ortaya çıkması ve Kürt meselesinin bölgesel bir boyut kazanması Ankara için ciddi bir stratejik tehdit anlamına gelebilir.
Bu nedenle Türkiye açısından asıl mesele İran’ın zayıflaması değil, İran’da kontrolsüz bir kaosun ortaya çıkmasıdır. Çünkü Ortadoğu’da devletlerin zayıfladığı her senaryo, yeni güç boşlukları ve yeni çatışma alanları üretmiştir. Irak ve Suriye örnekleri bunun en açık göstergeleridir.
Bugün ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin basit bir “taraf seçme” meselesiyle karşı karşıya olmadığını gösteriyor. Ankara bir yandan Batı’yla ilişkilerini sürdürmek, diğer yandan İran’la doğrudan bir çatışma riskini engellemek ve aynı zamanda sınır güvenliğini korumak zorunda.
Kısacası Türkiye bu krizde sadece bir aktör değil, aynı zamanda sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir.
Ortadoğu’da bazen savaşlar cephede değil, algıların içinde yürütülür. İran krizi etrafında dolaşan iddialar da bu açıdan dikkat çekici bir örnek sunuyor. Gerçekten bir “gizli plan” mı var, yoksa bölgesel güçlerin birbirini suçladığı yeni bir propaganda savaşı mı yaşanıyor?
Kesin olan tek şey şu: İran’da yaşanacak her büyük kırılma, Türkiye’nin güvenlik, enerji ve iç siyaset dengelerini doğrudan etkileyecek. Bu yüzden Ankara’nın asıl stratejisi, savaşın tarafı olmak değil; savaşın sınırlarını kontrol altında tutmak olacaktır.



