Modernliğe ilişkin en keskin eleştirilerden biri, insanın kurucu, irade sahibi özne olma vasfını yitirdiği ve yerini anonim, kişiliksiz yapılara bıraktığı yönündedir. Bu düşünce, Martin Heidegger’in teknolojiye dair çözümlemelerinde somut bir kavramsal karşılık bulur: Gestell (çerçeveleme, düzenek). Heidegger’e göre Gestell, var olan her şeyi—doğayı, insanı, ilişkileri—hesaplanabilir, düzenlenebilir, stoklanabilir bir “kaynak” (Bestand) olarak tasarlayan ve talep eden bir dünya tasavvurudur. Bu tasavvurda kararlar elbette alınır, ancak karar alan özne, bu devasa “çerçeve” içinde eriyerek görünmez olur. İlk bakışta bu durum, öznenin tarih sahnesinden sessizce çekilişi ve iradenin yerini yapısal zorunluluklara bırakışı olarak yorumlanabilir. Oysa daha derin bir analiz, meselenin öznenin yok oluşu değil, onun konum değiştirerek faaliyet gösterdiği çok daha karmaşık bir epistemolojik dönüşüm olduğunu ortaya koyar.
Karar verme ediminin tarihsel seyri incelendiğinde, insanlığın hiçbir dönemde mutlak, tek ve şeffaf bir karar merkezine sahip olmadığı görülür. Antik polis’te kamusal tartışma, Orta Çağ’da tanrısal irade veya kraliyet buyruğu, lonca geleneklerindeki kolektif teamül-hepsi kendine özgü bir karar verme mantığı ve meşruiyet zemini üretmiştir. Modernitenin radikal kopuşu, kararın varlığında değil, onun dilinde, meydan okunma biçiminde ve sorumluluğun atfedildiği yerde gerçekleşir. Geleneksel toplumlarda karar, genellikle irade (ilahi veya insani), niyet, erdem veya gelenek gibi ahlaki-politik bir söylem içinde temellendirilirdi. Modernitede ise karar, bu vasıflardan sıyrılarak, tarafsız ve nesnel olduğu iddia edilen bir bilgi rejiminin içine gömülür. Karar, artık “ben böyle buyurdum” veya “gelenek böyle gerektirir” şeklinde değil, “veriler gösteriyor,” “analiz bunu gerektiriyor,” veya “sistemin verimliliği için zorunlu” şeklinde ifade edilir. Burada karar ortadan kalkmaz; sadece “karar” olarak adlandırılmaktan vazgeçilir. O, teknik bir zorunluluk, matematiksel bir sonuç, kaçınılmaz bir çıktı kılığına bürünür.
İran-Amerika Savaşı ve Çok Kutuplu Düzenin İlk Büyük Çatışması
Okumak istersen →İşte bu noktada, “özne nerede duruyor?” sorusunun cevabı belirginleşir. Özne sahneden inmemiştir; senaryo dilini değiştirerek, kendini izleyici koltuğundan vitrine koyan/küratör pozisyonuna taşımıştır. Daha doğrusu oyunun nasıl anlaşılması/yorumlanması gerektiğini belirler Bu epistemik bir konum değişikliğidir. “Böyle olmak zorunda” ifadesi, iradenin inkârı değil, iradenin kendini “zorunluluk” retoriği ardına gizleyişidir. Özne, sorumluluğu doğrudan üstlenmekten kaçınarak, onu nötr addedilen epistemik araçlara -istatistiğe, algoritmaya, pazar dinamiklerine, uzman raporlarına, bilimsel verilere-devreder. Bu devir teslim, bir yanılsama yaratır: Karar, sanki insani tercihlerin ürünü değil de, nesnel gerçekliğin kendiliğinden sesidir. Bu, Foucault’nun işaret ettiği türden bir iktidar stratejisidir; iktidarın en etkili hali, görünmez, doğallaştırılmış ve sorgulanamaz hale geldiği haldir.
Dolayısıyla yaşanan temel dönüşüm, ontolojik değil (özne yok olmamıştır), epistemolojiktir (özne, bilgiyi kullanma ve sunma tarzını değiştirmiştir). Modern birey veya kurum, “ben yaptım”ın ontolojik doğrudanlığından, “veriler böyle söylüyor”un epistemik dolayımına geçiş yapmıştır. Bu geçiş, özneyi sorumluluktan azade kılmaz; ancak sorumluluğu, dağılmış, seyreltilmiş ve teknik bir meseleye indirgenmiş bir forma sokar. Bir verinin veya bilimsel bir araştırmanın ırkçı sonuçlar üretmesi veya bir piyasa analizinin toplumsal eşitsizliği derinleştirmesi, “kimsenin tercihi değil, sadece verinin soğuk mantığı” olarak sunulabilir. Bu sunum, itirazı anlamsızlaştırmayı hedefler; nasıl ki yer çekimi yasasına itiraz edilemezse, “en yüksek verimlilik” yasasına da edilememelidir denilir.
Bu süreçte özne etkisizleşmez; tam aksine, görünmezliğin sağladığı dokunulmazlıkla daha güçlü hale gelir. Politik ve etik müzakerenin konusu olması gereken tercihler, teknik zorunluluklar kisvesi altında demokratik denetimin dışına çıkar. Karar, artık tartışılacak bir “mesene” değil, kabullenilecek bir “olgudur”. Bu, öznenin kaybı değil, öznenin stratejik bir geri çekilme ile eylemini, eleştirinin menzilinin ötesine konumlandırmasıdır. Özne, sorumluluğu açıkça reddetmez; onu konuşulması imkânsız, dili olmayan bir alana hapseder.
Dolayısıyla modern dünyada insan, karar veren özne olmaktan çıkmamıştır. Aksine, bu kapasiteyi, onu görünmez kılan ve mutlaklaştıran sofistike bir dil ve araçlar bütünü içinde yoğun bir şekilde kullanmaktadır. Yaşanan, ontolojik bir yok oluş değil, epistemolojik bir konum değişikliği ve sorumluluğu dağıtan bir söylem stratejisidir.
Heidegger’in Gestell’i, bu durumun felaketvari bir tasviridir ve Heidegger’in epistemik bir konuyu ontolojik olarak okumaya çalışmasıdır. Bu çerçevenin eleştirel bir farkındalıkla çözümlenmesi, onun kader olmadığını gösterir. “Verilerin gösterdiği” söyleminin arkasındaki değer yargılarını, model varsayımlarını ve politik tercihleri görünür kılmak, özneyi yeniden sorumlu bir fail olarak konumlandırmanın ilk adımıdır.
Öznenin görünmezliği, onun güçsüzlüğünün değil, yeni bir iktidar biçimini ustalıkla kullanışının göstergesidir. Ve her strateji gibi, bu da fark edildiği, dili çözümlendiği ve eleştirildiği anda dönüştürülmeye açık hale gelir. Nihai soru, öznenin olup olmadığı değil, kendini nasıl bir epistemik ve etik konuma yerleştirmeyi seçtiğidir. Bu seçim, modern dünyadaki özgürlüğümüzün ve sorumluluğumuzun en temel ifadesidir.
Peki o zaman soralım: “Bilim bunu söylüyor” ifadesi ile “Tanrı böyle buyurdu” arasında sıkışan özne, ne zaman ortaya çıkar? Özne, tam da bu iki mutlak otorite dilinden birini seçip, onu kendi kararına kılıf yaptığı o an ortaya çıkar. Bizi şu sonuca da götürür özne her zaman karanlıktadır. Öznenin karanlıkta oluşu, onun ontolojik bir kaderi değil, epistemolojik ve etik bir tercihidir.



